Güvendiğim Dağlara Kar Yağdı, Gönlümün Efendisi Yarınlara Kaldı…

“Bu alçak pusuyu kuran şerefsiz hainlerin aşağılık saldırısını lanetle kınıyoruz. Yaptıkları yanlarına kalmayacak, misliyle karşılık vereceğiz, ölenlere rahmet, kalanlara sabır, yaralılara şifa niyaz ederiz, süpaneke dinimiz amin.”

Son dönemde en çok duyduğumuz sözcükleri bir cümlede toparlamaya çalışınca ortaya böyle bir lanet kakafonisi çıkıyor….
Devlet erkinin en başarılı olduğu konu kınama ve lanetleme. Bunun ötesinde güvenlik, istihbarat, adalet gibi konularda muhtelif dış mihraklara muhtacız milletçe. Continue reading

Beddua

Can DundarBu fotoğrafa iyi bakın, çünkü siz bu adamı içeri attınız. Üç aylık esaretin ardından, parmaklıklar arasından çıkar çıkmaz köpeğine sarılan, saçları beyazlamış bu adamı demir parmaklıklar ardına tıktınız siz. Karanlığınız devam etsin diye. Sarıldığınız tek şey para balyalarınız, inşaat demirleriniz, betonlarınız, arabalarınız, evleriniz, altınlarınız olduğu için, köpeğine sımsıkı sarılan bu adamı beton duvarlar ardına yolladınız. Ne kokmuş karanlığınız varmış, lanet olsun ! Continue reading

Ne Kadar Değişmemişsin Türkiye…

Uzun zamandır bu blogda kendi çapında birşeyler karalayan bir insan evladı olarak bundan 1,5 yıl önce, Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra yazdığım Seçim ve Ötesi başlıklı yazımın bu kadar beğenilmesini açıkçası beklemiyordum. Yazıya olan ilgi birkaç gün içinde çığ gibi büyümüş, bir hafta sonunda yüzbinlerce kişi tarafından okunup, onbinlerce kişi tarafından sosyal medyada paylaşılmış, akabinde bir dergide de yayınlanmıştı.
Bir anda küçük çaplı bir fenomene dönüşmemin ardından, benim açımdan, hem internetin ne kadar güçlü bir araç olduğunu, hem de insanların karşıt fikirlere karşı ne kadar tahammülsüz ve ne kadar kutuplaşmış olduğunu gözlemlediğim bir tecrübe olmuştu o yazı.

O günden beri 1,5 yıl ve 3 seçim daha geçirdik. Bugün tarihin aynı şekilde tekerrür etmesinin ardından bir kez daha benzer şeyleri yazmak açıkçası içimden gelmemişti benim.
Ancak eski yazımın tekrar gündeme yerleştiğini birkaç farklı kişiden duyduktan sonra siteye baktığımda, yalnızca bugün içinde yazının 50,000 kişi tarafından okunmasını karmaşık duygularla karşıladım. Yazdığım bir yazının bir kez daha geniş bir kesim tarafından ilgi görmüş olmasına sevineyim mi, yoksa 1,5 yıldır ülkede hiç bir şeyin değişmemiş olmasına üzüleyim mi, bilemedim. Continue reading

Pal Sokağı Çocukları

Tam iki sene olmuş. Koskoca iki sene ya da yalnızca iki sene. Zamanın görecesi bir andan bir ömre doğru hızla değişebilen devinimlere sahip insan zihninde…
Benim için herşey birkaç ağaçla başlamadı aslında. Tamam, doğayı severim ama çevre aşkı uğruna kendimi petrol tankerlerine zincirlemişliğim yoktur. Gezi Parkı da benim için özel bir anlam taşımaz. Zaten en son üniversite yıllarımda müdavimi olduğum ve her geçen gün sosyal ve estetik dokusu giderek bozulan Beyoğlu’na artık senede en fazla birkaç kez gittiğimden, orayı en son park olarak görüp, bir sonraki gidişimde Topçu Kışlası ile karşılaşabilirdim ve muhtemelen okkalı bir küfür sallayıp geçerdim. Continue reading

Şaka

Bugün 1 Nisan. Çocukluğumdan bugüne dair bana kalan ve en net hatırladığım anı, her sene 1 Nisan sabahının erken saatlerinde annemin babamı sarsarak uyandırması, ‘Çabuk kalk, çocuk servisi kaçırdı, senin okula bırakman lazım, bugün de sınavı vardı.’ demesi ve babamın telaş içinde yataktan fırlayarak, aceleyle giyinmeye çalıştığı sırada benim üzerimde ilkokul önlüğüm, sırtımda çantam ve elimde beslenme çantamla ortaya çıkıp ‘ 1 Nisaaaaaaaan’ diye bağırışım… Continue reading

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil…

Bu konuda yazmayacaktım aslında. Üç gündür ne elim gidiyor yazmaya, ne dilim varıyor söylemeye. Arafta bekliyorum üç gündür. Fuzuli’nin tarif ettiği gibiyim tam da… Ve sonunda razı gelmiyor gönül susmaya, ya da belki de yazarak içimdeki bu acıdan kurtulabiliyorum ancak. Herkesin hayattaki acılarla baş etmek için bir yöntemi var kendince…

Ozgecan AslanÖzgecan…
Özgecan Aslan, yirmi yaşında, üniversite öğrencisi. Psikoloji okuyor. Ne acı bir kader, öyle değil mi ? Hasta zihnini tedavi etmek için eğitim aldığı insan müsveddelerinin bir kısmı tarafından katlediliyor Özgecan. Belki bıraksalar, okulunu bitirebilse, çalışabilse tedavi edecek onları ve belki ne ona, ne de bir başkasına bunları yap(a)mayacaklar. Kendisiyle birlikte potansiyel tehlike altındaki yüzlerce, binlerce insanı daha kurtarmış olacak belki. Ama izin vermiyorlar, kaderin örgüsü kötülükten yana gelişiyor bir kez daha. Zaman bir kez daha kötülükten yana kırılıyor…
Onunla ilgili pek az şey biliyoruz aslında, bildiklerimiz aşağı yukarı bu yazdıklarımdan ibaret. Bir gün sonra Sevgililer Günü’nde çiçekler alacağı bir sevgilisi var mıydı, arkadaşlarının aralarında onu çağırdıkları lakabı neydi, hangi yemekleri seviyordu, hiç aşık olmuş muydu, hayalleri neydi, peki ya hayalkırıklıkları ?… Bilmiyoruz ve artık hiç öğrenemeyeceğiz. Onun için bir yarın yok çünkü artık. Continue reading

Cumhuriyet’in Divası’nın Ardından…

Muzeyyen SenarMüzeyyen Senar bugün, 97 yaşında aramızdan ayrıldı. Dile kolay, asırlık diyebileceğimiz bir ömür. Hani artık her an beklenen ama yine de geldiğinde insanı üzüntüye boğan, kahreden, üzücü haberlerden birini aldık bu sabah. Continue reading

Hiddetli Çaresizlik

PulitzersDünyada çok fazla kötülük var. Çok fazla kötülük var memlekette. Benim ya da ortalama bir başka insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla. Eskiden de bu kadar çok muydu, yoksa yıllar geçtikçe mi arttı, ya da biz mi yaşımız ilerledikçe daha çok duyar hale geldik, bilmiyorum.
Belki eskiden de sokaklara atılıyordu hayvanlar, çocuklara tecavüz ediliyordu, gazeteciler öldürülüyordu.
Belki eskiden de…
Kötülük…
Belki hep vardı, belki hep bu kadar çok… Continue reading

Antilop

İyi Pazarlar efendim.
Bu sıralar beni en çok güldüren konulardan biri de, memlekette trafik kazası, maden göçüğü, fabrika yangını, deprem, sel, asansör kazası gibi muhtelif olaylarda üçer, beşer, onar, yüzer insanların ölüyor olmasının bağzı kesimler tarafından büyük bir şaşkınlık ve tepkiyle karşılanması… Continue reading

Boy Verenlerin Boyu Devrilsin

Boy Verme Oy Ver‘Yetmez ama evet’ saçmalığından sonra Türk siyaset tarihine yeni bir trajikomik slogan daha eklendi Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ; ‘Boy verme, koyverme, boşverme, oy ver !’

Seçim öncesi sosyal medyada sıklıkla gördüğüm iletiler hemen hemen hep aynı yöndeydi :
‘Oy vermeyecek olanlar sakın sonradan ağlamasın.’
‘Eğer oy vermiyorsan, o zaman çıkan sonuçtan şikayet etmeyeceksin.’
‘Bugün oy vermeyen, yarın hiç konuşmasın.’
Hatta daha da ileri gidip, oy vermeyenleri vatan hainliğiyle suçlayanlar, eşşek gibi oy vermek zorunda olduğumuzu dikte edenler, bugün geldiğimiz noktanın sorumlusunun oy verenler değil, vermeyenler olduğunu öğretenlerle doldu çevremiz. Herkeste bir buyurganlık, gerginlik, tahammülsüzlük, bugün bulunduğumuz ve hiç de memnun olmadığımız bu durumun bir suçlusunu arama çabası içindeydi herkes. Seçim katılım oranının %75’de kalmasıyla birlikte de hemen o suçlu bulunuverdi ; tatilciler !
Boyları devrilsindi o boy verenlerin, hep onların yüzünden olmuştu. Hatta hemen ileri matematik bilgisi de devreye sokulup, oy vermeyen bilmemkaç milyon kişinin bilmem kaçta kaçı oy vermiş olsa, şimdi balkonda başka biri olacaktı da, artık o oy vermeyenler bir yerlerine kına yakabilirdi de vs. vs.

Ancak çok değil, daha 5 ay önce %90 düzeyine oluşan seçim katılım oranının bu seçimde neden birdenbire bu kadar dramatik bir şekilde düştüğünü ya da balkona o başka biri çıksa neyin değişeceğini sorgulamak kimsenin aklına gelmedi. Aslında geldi de, herşeyi çok iyi bilen aydın vatandaşlarımız hemen bunun da nedenini buldular. Oy vermeyenler ya tatilde boy veriyorlardı, ya yılgınlıktan koyveriyorlardı, ya da güzel ülkemizin geleceğini hiç umursamayıp boşveriyorlardı. Continue reading

Fıtrat Falan Filan…

SomaMemlekette bir günde 300 kişi öldü. Resmi olarak ilan edilen dışında – o da artık ne demekse – ortada yas falan yok. Herkes delirmenin eşiğinde. Ölüsüne ağlayan insanlara polis biber gazı sıkıyor, başbakan linç edilmekten zor kurtularak sığındığı bir markette, her saniye yanında taşıdığı ordusuna duyduğu sonsuz güven ve halkına duyduğu sonsuz nefretle vatandaşı yumrukluyor. Artık ülkece çok farklı bir faza geçmiş olduğumuzun farkında mısınız ?…
Yıllardır halkın apolitik olmasından yakınan tüm aydınlarımız ve bizler artık sevinçten her yerimize kına yakabiliriz. Yediden yetmişe politize bir ulus olduk çok şükür. Dünya üzerinde, sokaktaki her vatandaşının istisnasız olarak her gün ‘politika’ sözcüğünü cümle içinde kullandığı başka bir millet olduğunu sanmıyorum. Continue reading

Acemi Elitist’in Seyahat Rehberi

Madem ki metropol insanının modern şehir rehberi diyorum bu siteye, sana biraz tavsiye vereyim ey büyükşehirli dostum.
Akıntıya karşı durma arkadaşım, düzene uy. Gerçekten farklı olmak, akıntıya karşı yüzmek, hayallerinin peşinden gitmeye çalışmak seni bir yere ulaştırmaz çünkü, yalnızca yorar ve yıpratır. Oysa kalabalığa ayak uydururken farklı görünmek sana çok şey kazandırır, unutma bunu.
Düzene uymak dünyanın her yerinde kazandırır sana, ama sadece bizim ülkemizde, sadece riyakarlığın en büyük değerlerden biri olduğu bu topraklarda farklı görünmek sana ekstra prim de kazandırır. Akıllı ol… Continue reading

Seçim ve Ötesi

Evet, bir seçimi daha atlattık ve bir kez daha Beyaz Türkler olarak hüsran, hayal kırıklığı ve ardından nefrete dönüşen duygu durumlarına sevk ettik kendimizi.
38 yaşında bir İstanbul’lu olarak hayatımda ilk kez gönüllü gözlemci olduğum bir seçimin ardından sizlerle gözlemlerimi ve çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

ŞAŞKINLIK : Bunca yolsuzluk, tapeler, yasaklar, polis şiddeti, ölümler ve rezilliklerden sonra bu millet hala nasıl AKP’ye oy veriyor ?
Sonuçları öğrendiğimiz zaman hepimizin akıllı telefonlarımıza sarılıp, VPN üzerinden bağlandığımız sosyal medya mecralarında birbirimize sorduğumuz ilk soru buydu ve aslında cevabı da olayın kendi içinde saklıydı. Bu soruyu birbirimize soruyorduk. Kendi balonumuz içinden dışarıdaki devasa şehri ve ülkeyi göremiyorduk.
Şöyle bir paylaşıma rastladım Facebook üzerinde : ‘CHP Kadıköy’de %76, Beşiktaş’ta %72, Bakırköy’de %65 aldı. Anlayamıyorum, Büyükşehir’i nasıl oluyor da AKP kazanabiliyor ? Kesinlikle hile yapıldı, başka hiçbir açıklaması yok.’
Bunu yazan arkadaş çıkan sonuca anlam veremiyordu, haklıydı da. Çünkü İstanbul’u Nişantaşı, Bağdat Caddesi ve Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndan ibaret sanıyordu. Şehrin ağırlıklı nüfusunun yaşadığı Bağcılar, Bahçelievler, Fatih, Gaziosmanpaşa, Pendik, Sultangazi, Sultanbeyli ve Ümraniye gibi ilçelerin içinden ona tanıdık gelen tek isim Ümraniye’ydi, çünkü orada IKEA vardı.
Arnavutköy denildiğinde aklına sadece Kuruçeşme – Bebek arasında kalan boğaz semti gelen İstanbul’lu CHP seçmeni sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Continue reading

Oy ver ! Lütfen…

HamakBirçoğumuzun iltica edecek ülke aradığı bu günlerde aynı soruyu kendime sürekli sorup duruyorum. Her seferinde de cevabım farklı oluyor, bir türlü karar veremiyorum.
İçinde bulunduğumuz şartlardan sıyrılıp bambaşka bir coğrafyada yaşama imkanımız olsa gerçekten sonsuz ve kalıcı mutluluğa erişebilir miyiz ? Veya bir başka deyişle, şu anda bizim en çok hayalini kurduğumuz yerde (Miami sahili, Karayipler, Maldiv adaları, İsviçre’de bir dağ evi, kısaca sizin için yeryüzü cenneti neresiyse orası) yaşayan insanların hiçbir derdi yok mu gerçekten ? Sürekli gülümseyerek sallanıyorlar mı hamakta ?

Sanmıyorum…
İnsanoğlu kendi içinde sürekli değişen, dinamik dengeleri olan bir varlık. Bir hayli de bencil ve egosantrik. Bu nedenle herhangi bir kimseyi en çok bulunmak istediği yere alıp yerleştirseniz de, bir süre sonra mutsuz olacağı birşeyler bulacaktır. Bulamazsa da uyduracaktır ki, bu sanırım en zararlı durum. Çünkü gerçek bir sorununuz olduğunda onunla savaşacak ve yenecek cesaret ve motivasyonu da oluşturuyorsunuz içinizde. Ama sorunu kendiniz uydurduysanız, ya da yaygın bir deyişle rahat kıçınıza battıysa, o zaman kendi uydurduğunuz bu sorunun çözümü de pek kolay gelmiyor, kronik depresyona doğru akıyor hayat.
Bu nedenle diyorum ki kendime; Uganda’ya, Kanada’ya veya bilmem nereye kaçmayı planlamanın alemi yok. Nasılsa orada da mutsuz olacak birşeyler bulacaksın. İyisi mi kır dizini, dön cepheye yüzünü ve savaşmaya devam et. En azından burada gerçek bir sorunla uğraşıyorsun… Bu birinci cevabım. Continue reading

Panda

Bir kitap okudum ve hayatım değişti. Ne kadar da klişe bir pazarlama cümlesi. Oysa gerçekten de öyle olsun istiyorum ben aslında. Bir kitap okuyayım ve hayatım değişsin. Ya da ben değişeyim. Hayatımın değişmesi benim değişebilmeme bağlı çünkü…
Bir kitap okudum dün, 238 sayfa. Bir gecede bitiyor, akıp gidiyor çünkü bir anda. Sarp Mogan mahlasıyla yayımlanmış Beyaz Yalaka isimli bir kitap. Kimin yazdığı belli değil, bir önemi var mı ? Sen, ben, o, hepimiz yazabilirdik aslında. Hepimiz aynı çarkların altında ezilmiyor muyuz sonuçta ? Aynı girdabın içinde sürüklenmiyor muyuz ? Aynı prangalarla bağlı değil miyiz bu kusursuz sisteme ? Continue reading

Cehennemin Dibine Gömsünler Sizi…

Buradayiz AhparigBahar mezarına gömsünler sizi, yaz mezarına gömsünler sizi…
Dilimde bu dizelerle hıçkırarak ağlıyorum son bir saattir. Aynı şarkının kaçıncı tekrarını dinlediğimi bilmiyorum artık…
Oysa sinirlerimi hiç bozmayacaktım ben bugün. Bahçemle ilgilenecektim, toprağa dokunacaktım, bahçemizdeki direnen dikondraların arasındaki ayrık otlarını ayıklayacaktım. Hani haftanın beş günü boyunca beton yığınları, bilgisayar ekranları, telefonlar, mesajlar, e-postalar ve trafiğin içinde yaşadığımız azabın detoksuymuşcasına toprağa değecekti ya ellerim…
Velakin izin vermiyor memleket bir gün bile nefes almaya. Continue reading

Bugün Benim Doğumgünüm…

TaksimBugün benim doğumgünüm… Ve artık kırklı yaşlarının eşiğinde bir adam olarak, hayat her geçen yıl biraz daha demleniyor sanki. Hani yeri geldiğinde ayakkabı kutularını bile kanıksarken, yüzgecine taş bağlanarak öldürülen Caretta’ya hala için için ağlamak gibi… Hani bir yandan süslerken evdeki yılbaşı ağacını ve izlerken televizyonda TOMA’ların üstünde patlayan havai fişekleri, ‘Sık bakalım..’ diye bağıran gençlerin arasında olmayı istemek gibi…

Hayat öyle veya böyle akıp gidiyor çünkü. Ve adına Ortadoğu denilen öyle bir gayya kuyusunda yaşıyoruz ki biz, aldığımız her nefes; yaşadığımız ve bir daha geri gelmeyecek o anın tadını çıkarmakla, bitmek bilmeyen bir isyana ortak olmak arasında sürekli değişen bir tercih bizim için. Bazen bu tercihler o kadar hızlı değişebiliyor ki, taze demlenmiş bir çaydan aldığın ilk yudumun hemen ardından az ötende patlayan bir gaz bombasıyla ayağa fırlayıp, okkalı bir küfür patlattıktan sonra kendini atabiliyorsun sokaklara. Dünyada bu tür bir yaşam biçimini kanıksamış, ya da kanıksamak zorunda kalmış milletler var, bir de bize hiç benzemeyen halklar. Hani insanlarının en büyük derdi iphone’un yeni sürümünün ne zaman satışa çıkacağı veya Noel’de hangi kostümü giyeceği gibi gündemleri olan, bizim coşkulu eğlencelerini gıptayla izlediğimiz ama yine de kendi lirik acılarımıza tercih etmediğimiz ülkeler bunlar… Continue reading

Recep Truman Erdogan Show

Truman ShowÖzellikle son günlerde Türkiye’de yaşananlar bana Truman Show filmini anımsatıyor. Danışmanları, bakanları, partilileri ve tüm çevresindekilerle birlikte başbakan için özenle bir sanal Türkiye yaratılmaya çalışılıyor. Son olarak Akdeniz Oyunları açılış töreninde protesto gösterileri yaşanmaması için oyunları izlemeye gelen tüm izleyicilerin tek tek partililerden seçilmesi ve davetiyelerin elden dağıtılması, tüm ülkeye yayılmış olan bir halk isyanının başbakana büyük bir itinayla birkaç çapulcunun ve dış mihrakların planladığı bir hareket olarak gösterilmeye çalışılması, AKP mitinglerine yine büyük bir çabayla ve yer yer para ödenerek, yer yer tehditlerle mümkün olduğunca çok kişinin toplanılması ve bununla da yetinilmeyerek toplanan kalabalığın photoshop marifetiyle daha da kalabalık olarak gösterilmek istenmesi hep aynı çabanın ürünü. Continue reading

Gezi Bağları’nda dolanıyorum…

DirenisBu görüntü Gezi Parkı direniş hareketlerinin simgesi olarak belleklerimize kazındı ama her şey gerçekten de birkaç ağaçla başladı aslında ve o ağaçları korumak isteyen bir avuç temiz yüzlü çiçek çocukla… Continue reading

Boşluk

CehaletBu vurdumduymazlık, bu aymazlık bilmediğimizden… Cehaletin rahatlığı bu üzerimizdeki, bir tür uyuşturucu, afyon. Hep ondan bu sağa sola savrulmaklığımız, bu kaybolmuşluğumuz ondan…
Hepiniz bir yakınınızı kaybetmişsinizdir elbet bugüne dek. Her birinizin bir cenazeye katılmışlığı, o yeşil mateme ortak olmuşluğu, bir mezara toprak atmışlığı vardır. Ölümü iyi kötü hepimiz tecrübe ettik de, ecelsiz ölümü kaçımız biliyoruz ? Her ölüm erken ölümdür ama kaçınızın evine asık suratlı, üniformalı adamlar kara haber getirdi bir kuşluk vaktinde ? Kaçınızın haberlerde izlediği bir bombalı saldırı olayında adı geçen ilkokulun çocuğunuzun okulu olduğunu duyduğunda ayakları yerden kesildi ? Kaçınız yüreğinizde bir yangın yeriyle koştunuz olay yeri‘ne ? Hanginiz kulağınız telefonda, çalmaması için dua ettiniz geceler boyu, kara haber gelmesin diye çatışma bölgesinden ? Continue reading

Gergedanların Çığlıkları

GergedanHani bazen kocaman bir sarmala dönüşür ya hayat, işte tam da öyle bir andayım. Kendi sağlığım için kilo vermem, hane sağlığım için bahçeli bir ev bulmam, felçli köpeğimin sürünen bir problemden, en azından bir köpek kimliğine geri dönüşebilmesi için bir şeyler yapmam ve bütün bunları yapacak parayı kazanabilmem için de şu anda karşımda olanca asık suratıyla oturan yabancıya tahammül etmem gerekiyor.
Ve tabi bir de bütün bunları yaparken ‘iyi’ olmalı, veya olamıyorsam bile en azından öyle görünmeliyim. Göründüğüm gibi olamasam bile, en azından olduğum gibi görünmemeliyim. Çünkü en basitinden, sevgili ailem başta olmak üzere bu blogun bile onlarca takipçisi var ve şu anda bu satırları okumak onları derin bir endişeye sevk ediyor. ‘İyi misin ?‘ diye soruyorlar hemen kaygıyla.
Bu sabahki halimi görünce ‘İyi görünmüyorsun, seni merak ettim.’ diyen bir arkadaşıma ‘İyi olmadığımdan öyle görünüyorumdur.’ cevabını vermem hoş olmadı örneğin. Onun kaygısını daha da arttırdı bu durum.
Çünkü iyi olmak bir gereklilik, kötü olmak endişe sebebi.

Oysa ben kendimi toprağa gömüp bir çiçek olmak istiyorum tam da şu anda. En azından dikkatsiz birinin üzerime basma ya da o yazın çok kurak geçmesi sonucu susuz kalma tehlikesinden başka bir şey düşünmem gerekmediği bir boyutta olabilmek…
Kendimi yorgun hissediyorum ve sanırım hayat insanı genelde yoruyor. Yani eskiden de yorardı aslında ama galiba büyüdükçe daha çok yoruyor. Ve zaman geçtikçe tahammül ettiğimiz şeylerin sayısı sevdiklerimizi kat kat aşıyor gibi geliyor bana nedense. Belki de bu tahammül duvarlarını kendimiz örüyoruzdur çevremize, bilmiyorum. Ama öyleyse bile bunu nasıl yaptığımı ve nasıl yapmayabileceğimi de bilmiyorum. Böyle olunca da zaten dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor insan. Daha çok para kazanmak uğruna ruh sağlığımızı bozuncaya kadar çalışıp, sonra bozulan sağlığımızı düzeltmesi için psikiyatristlere ve ilaçlara çuvalla paralar ödemek ne kadar da anlamlı. Yumurta tavuk ikilemi gibi. Sarmaldan bir türlü çıkamıyor insan. Ve bir süre sonra sarmalın kendisine dönüşüyor.

Sonra ben bir gece vakti evimde, televizyon karşısında, dişlerini sökmek için öldürülen gergedanlara çığlık çığlığa ağlarken buluyorum kendimi. Hani, gergedanları sevmediğimden değil elbette ama sanki çığlıklarını bu kadar duymasam daha iyi olacak gibi. Bu kadar duymak yoruyor çünkü. İşte sonra da bir gergedandan, eski bir şarkıdan, kırılan bir vazodan dışarı taşıveriyor insanın ‘iyi’ görünmek adına içine gömdüğü hüznü…
Hava kurşun gibi ağır ve tüm kulaklar sağırken, biraz kulağımın üzerine yatabilmek istiyorum, gergedanların çığlıkları hiç kesilmiyor…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Mustafa Kemal’in Askeri Değilim !

Ataturk Canakkale SavasindaBugünlerde yine sıkça duymaya başladık bu sözü : ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz !’ Bravo, aferin size. Peki ama ne yapıyorsunuz Mustafa Kemal’in askerleri olarak ? Çanakkale Savaşı’ndakiler gibi dut kurusu ve süpürge tohumu yiyip, bununla övünmüyorsunuz herhalde. Ne yapıyorsunuz ? Cevap yok. Ama Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Çok güzel…

Geçen gün Sanatçılar Girişimi’nin düzenlediği bir panelde konuşan Levent Kırca’nın, aynı geceye davetli olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi konuşma sırasını öne aldırmasına tepki olarak söylediği ‘Kemal Bey’in işi varmış, o yüzden sırasını öne aldırmış. Benim de işim var belki. Bir karı buldum, düzücem. Benim de işim var.’ sözlerine tepkiler yağdı. Vay efendim, ne kadar seksist bir söylemmiş de, sarhoş taklidiyle meşhur olan Levent Kırca’nın normal hali ondan betermiş de, falan filan.
O cümleye nasıl gelmiş diye merak edip konuşmayı dinledikten sonra kan beynime sıçradı. Çünkü bana sorarsanız Kırca’nın o sözüne çok da takılmaya gerek yok. Densizlik etmiş, yaşlanınca bunamış, ya da zaten hep küfürlü konuşurdu deyip geçilebilir. Bence asıl önemli olan konuşmasının genelindeki içerik ve hitap biçimi.
Levent Kırca tüm konuşması boyunca, meydanlarda seçim konuşması yapan bir politikacı hararetiyle bağıra çağıra ve ellerini, kollarını sürekli sallayarak bir şeyler anlatıyor. Yalnız ilginç olan şu ki, benim izlediğim 4 dakikalık bölümde anlattığı hiçbir şey yok. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz !’ , ‘Cumhuriyet’e sahip çıkacağız !’ , ‘Göğsümüz tunç siperi’ gibi, bu minvalde bir şeyler söyleyip duruyor ve dinleyenler de buna karşılık olarak ‘Hükümet istifa !’ sloganları atıyorlar.
Aynı partinin 10 yıldır her seçimde oylarını arttırarak iktidar olmasının nedenini hala merak eden varsa, herhalde artık merak etmiyordur… Continue reading

Bir Küçücük Aslancık Varmış…

Bendeki bu naiflik ilk olarak bir muhabbet kuşuyla kendini belli etmişti aslında…
Yirmili yaşlarımın başındayım. O sıralar ailemle birlikte yaşadığımdan ve kedi ya da köpek gibi yaşam alanını kendisi belirleyen özgür canlılara evimizde izin verilmediğinden, akvaryumda balık, kafeste kuş gibi sınırlarını kendimiz belirlediğimiz alanlara hapsedebildiğimiz canlıları sevmem bekleniyor.
Continue reading

Nemesis’in Gözyaşları…

– EYLÜL 2009 –
Yatağına uzanmış, gözlerini tavana dikmiş, hiç kırpmadan öylece bakıyordu…  Yutkundu… Sanki cam kırıkları yutmuş gibi boğazı acıdı,  kocaman gözleri buğulanmıştı… ”Kimbilir ne denli canı yandı…” diye düşündü, ”Ne kadar acıttılar onu…” Bir bir düşünmeye başladı yaşadıklarını… Adamı düşündü ilk olarak ; sigara ve içkiden çatallaşmış sesini, hep uzaklara dalan ve içine çökmüş buğulu gözlerini, aylardır hiç kesmediği sakallarını, kendini tamamen bırakmışlığın bedenine nasıl yansıdığını bir bir şekillendirdi zihninde…  Birden gözleri doldu, bir yumru gelip düğümlendi boğazına. Devam etmek acı veriyordu ama durdurmak istemedi. ”O bunu yaşamıştı.” dedi kendi kendine…  Daha kendi yolunu bile bulamayan biri bir bilinmeze götürüyordu onu…

Continue reading

Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada İmiş…

Dokuz yıl önce bu zamanlarda Akmerkez B kulesinin onbirinci katındaki ofise çıkıyorum. Güvenlikler, turnikeler, bir havalar, bir havalar… Asansörün kapısı açılıyor, tam karşımdaki duvarda kocaman bir mavi logo karşılıyor beni. Logonun altında kurabiye sesli Vahit ve pasif agresif şahsiyet Can… (Daha sonra uzunca bir süre bu ikisini birbiriyle karıştıracağım.)

Continue reading

Araf

Yanlış bu sözcükler, bu anlaşılma isteği… Bu çığlıklar, feryatlar boşuna… Uçurumun kenarından sana uzanan bir el yok, yalnızca umudunun sana oynadığı bir oyun bu, o kadar…
Doktorumun dediği gibi ‘gelip geçen bir şey’ değil karanlık. İnsan ruhunun karanlığı, üzerinde taşıdığı deri gibi. Gün içinde çıplaklığını parlak kumaşlı giysilerle örtsen de, akşam eve dönüp soyunduğunda, katran karası karanlığınla başbaşa kalıyorsun aynanın karşısında…

Bütün aynaları ellerimle paramparça etsem kurtulabilir miyim bu lanet karanlıktan ? Bütün ışıkları açsam ? Aynalarda paramparça yüzüm… Hayatım boyunca kendi gölgemden kaçtım ve kaçtıkça daha da içine düştüm bu kahrolası karanlığın. İnsan kendi ruhundan kaçabilir mi ? Olmuyor. Bir bataklık gibi, çırpındıkça içine çekiliyorsun. Bir süre sonra artık kurtuluş olmadığını anlayıp bırakıyorsun debelenmeyi. Kendi iç yalnızlığınla barışmayı, karanlığına alışmayı öğreniyorsun. Öğrenemezsen de öğretiyorlar. İlaçlar, terapiler, deneyler, testler, elektroşok tedavileri… Hepsi de, ayın karanlık yüzündeki insanları orada tutmaya devam edebilmek için.
Karanlık kötü, çirkin… O yüzden başka başka kostümlerle örtüyorlar ruhlarımızı. Görmemek için. Karanlık bastırdıkça ilaçların dozunu arttırıyorlar. ‘Sıkı giyin, üşütmeyesin. Girme karanlığınla huzurlu evlerimize…’

Continue reading

Ey Türk Gençliği…

‘Kürtaj haktır, Uludere katliam. Kadın düşmanı Tayyip Erdoğan !!!’

Bu sloganlar eşliğinde Altıyol’dan Kadıköy Meydanı’na doğru yaklaşık 2,000 kişilik bir kortejin içinde yürüyorum. Nazım Hikmet’in 49. ölüm yıldönümünde, içimde Fazıl Say’a karşı yapılan sindirme hareketinin hıncıyla, kürtaj yasağına karşı çıkan kadınların düzenlediği eylemdeyim.
Uludere’nin içimizde yaktığı ateş daha sönmemişken, Başbakan’ın ‘Her kürtaj bir Uludere’dir.’ şeklindeki tarihi beyanatıyla sarsılıyoruz. Hemen ardından İçişleri Bakanı’ndan Başbakan’a destek geliyor : ‘Kadınlar da insandır.’ Ağzımızdaki küfrü daha sallayamadan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’ndan bir yumruk daha geliyor : ‘Tecavüze uğrayan kadın kürtaj olacağına, kendini öldürsün. Çocuğun ne günahı var ?…’
Günyüzü görmemiş küfürler saçılıyor ağzımdan… Sinirlerimi kontrol etmekte güçlük çekerken Fazıl Say’a ‘halkın bir kısmının benimsediği dini değerleri alenen aşağılama’ suçlamasıyla 1,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığını öğreniyorum.
Continue reading

Dün

– Polise astımlı olduğunu söylemesine rağmen biber gazı yiyerek ölen gencin hastane önünde eylem yapan ailesine de biber gazı sıkıldı.
– Sağlık bakanı “Tecavüze uğrayan kadının bebeğine devlet bakar” dedi.
– Kürtajı yasaklayacak kanunun Haziran’da meclise sunulacağı açıklandı.
– Havayolu çalışanlarına grev yasağı getiren yasa meclis’ten geçti.
– 300 THY çalışanı grev yaptığı için işten çıkarıldı.
Continue reading

Bir Kıvılcım Düşer Önce, Büyür Yavaş Yavaş…

Yine duygusallaştım biraz bugünlerde, o yüzden onları yazacağım. Otuzaltı yıllık yaşamımın en büyük tutkusunu…
Birçoğunuz bilir, yirmi yıllık bir sevda bu benimkisi. Dört yıl öncesine kadar kalbimin bir köşesinde sessizce beklemiş ve Leon’un hayatıma girmesiyle birlikte vücut bulmuş… Kalbime kor düşürdükleri ilk andan beri sevdalıyım bu şahsına münhasır hayvanlara. Belki de onları kendime çok benzettiğimden, kimbilir. Onyedi yaşında bir genç kız kadar kırılgan, bir katır kadar inatçı, bir koala kadar tembel olabilen ama sevdi mi, ölümüne sadık, coşkulu, neşeli… Hiçbiri diğerine benzemeyecek kadar karmaşık ama öte yandan hepsi birbirinin kopyası olabilecek kadar da basit… Hayat gibi, aşk gibi…
Tüm canlılar özeldir, bütün hayvanlara merhametli bir sevgi beslerim ama Chow Chow’ları diğer köpeklerden ayıran karakterlerinin hakkını teslim etmek gerekir, sahip olmadan anlaşılamayacak bir şey bu. Sokakta rastladıkları zaman ‘Çok tatlııı, ay inanmıyoruuuum, pofidik şeeeey, ayı yavrusuuu, tüyleri ne kadar yumuşaaaak, yüzü ne kadar güzel‘ vs. ifadelerle Leon ve Maya’yı seven insanlara tebessüm ederken, onların görebildiklerinin sadece buzdağının yüzeydeki kısmı olduğunu düşünüyorum. Göremedikleri kısımdaysa tüm karakteriyle ruhlarında yaşamı taşıyor bu hayvanlar çünkü…

Continue reading

The Show Must Go On

The Show Must Go On… Yani Gösteri Devam Etmeli… Tüm sahne sanatçılarının klasikleşmiş mottosudur bu söz. Sabah babası ölse, öğle vakti defnedip, akşam sahneye çıkar tiyatrocu. Çünkü gösteri ne olursa olsun devam etmelidir, ışıklar asla sönmemeli, ihtişam hiç azalmamalı… Herkesi güldüren palyaçolar akşam evinde ağlar, Lüküs Hayat operetinin oyuncuları kirasını ödeyemediği için evinden atılır… Gösteri dünyası buna benzer tezatlarla doludur.  Ama hep aynı kural geçerlidir, gösteri devam etmeli…

Continue reading

Burası Türkiye…

Bu fotoğrafa bakın. Bu fotoğrafa iyi bakın çünkü bakışlarınızı kaçırmak onun gözlerindeki acıyı ortadan kaldırmayacak, bu dünyada kendine insan diyenler tarafından ona layık görülen acımasız sonu geri getirmeyecek.
Burası Ankara Eryaman. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti. Ve fotoğrafta gördüğünüz zavallı hayvan, kendine insan diyen yaratıklar tarafından tecavüz edilip dövüldükten sonra yakılarak katledilen yedi candan biri.
Gelene ağam, gidene paşam zihniyetinin ürünü, kendinden güçlüye yalaklanan ve kendinden güçsüze zulmeden aşağılık Türk insanının marifeti bu.Kalp krizi sonucu yaşamını yitiren bir adamın haberini ‘Ankara’da köpek vahşeti’ sürmanşetiyle veren kana susamış medyanın eseri…
Oysa bütün gazetecilik okullarında ilk verilen bilgidir ; ‘Köpek adamı ısırırsa haber değil, adam köpeği ısırırsa haberdir.’
‘Bugüne kadar adamın köpeği ısırdığı, tecavüz ettiği, bayıltana kadar dövdüğü, diri diri yaktığı binlerce olaydan hangisini sürmanşetten gördünüz ? Attığınız bu sürmanşetle yedi canın diri diri yakılmasının fitilini ateşlediniz, hiç mi pişmanlık duymuyorsunuz, nasıl rahat uyuyabiliyorsunuz yataklarınızda, siz ne zaman bu kadar aşağılık oldunuz ?’ demek istiyorum, boğazım düğümleniyor, konuşamıyorum… Continue reading

Melali anlaMAYAn nesle aşina degilim…

‘Melali anlaMAYAn nesle aşina değiliz’ der Ahmet Haşim. Hüznü ve kederi bilmeyen, anlamayan nesil bize tanıdık değildir anlamına gelir bu sözü. Yeni nesle biraz kızgın bir sitemdir bu.
Bu anagramla başladım çünkü bu kayıp ilanını gördüğüm andan itibaren Maya’nın bana yaşattıkları Haşim’in bu ünlü dizesini getirdi aklıma. Bugünkü nesli görse ne derdi acaba, söyleyecek bir söz bulabilir miydi ?

İlanı gördüğümde ilk olarak ilanı veren kişiden ziyade, ilandaki isim dikkatimi çekti ; Maya… 1 yaşında bir dişi Cavalier. Çok güzel bir hayvan, sevgi dolu gözleriyle gülümsüyor fotoğrafta. Ve 6 saattir kayıp. İnsanın çevresinde hayvanseverler çok olunca böyle haberler de erken ulaşıyor. Ben olayı öğrendiğimde henüz çok yayılmamıştı internette. Bir yumru gelip oturdu boğazıma, gözlerim doldu. Bir şey düşünemiyorum, ışığa tutulmuş tavşan gibi öylece bakıyorum fotoğrafa. Maya…

Continue reading

Olan Var, Olmayan Var…

Bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı fotoğraflarına bakıyorum. Meksika’da, Karayip Sahili’nde ölümsüzleştirilmiş anlar. Yeryüzünde bir cennet olarak tanımlıyor burayı ve gerçekten de öyle görünüyor fotoğraflara bakınca. Onu tanıdığımda İstanbul’daydı, şimdi Barcelona’da yaşıyor. Geçen ay New York’taydı, sanırım önce Las Vegas, ardından Meksika’ya geçti ve bu Güney Amerika turunu tamamlayıp yine Barcelona’ya dönecek şu sıralar. Daha önceki aylarda da Londra, Paris… Her rastladığımda dünyanın başka bir köşesinden selamlar gönderiyor. Herkesi kıskandırdığını söylüyorum, o ise Peru’ya kadar devam edemediği için hayıflanıyor. ‘Tam dayaklıksın.’ diyorum, ‘Olan var, olmayan var…’
Continue reading

Arjantin’den Yükselen Çıglık… Tango

Bu sahneyi görmemiş ya da görüp de unutmuş olan kimse yoktur herhalde. Kadın Kokusu filminde görme engelli bir albay emeklisini canlandıran Al Pacino’nun herkesi büyüleyen dans sahnesi. Albay Frank’in yalnızca pistin boyutlarını sorup, bu bilgiyi aldıktan sonra kendinden son derece emin ve kararlı adımlarla partnerini pistte taşımasını bütün kadınlar nefeslerini tutarak izlediler.
Taşımak diyorum çünkü Al Pacino’nun hepimizi büyüleyen gösterisinin adı Tango ve olanca tutkusu, coşkusu ve asaletiyle 20. yüzyılın başlarında Buenos Aires’in arka sokaklarından çıkıp, bugün tüm dünyaya yayılan ve 2009 yılında UNESCO’nun dünya kültür mirasları listesine aldığı bu dans erkeğin gövde gösterisi ve kadının direnişi aslında…

Continue reading

Hangi Mustafa Kemal ?

Bu resim İstanbul Kartal İmam Hatip Lisesi’nin bahçesinde çekilmiş. Bununla başlıyorum çünkü bu resim çarpıcı, bu resim önemli. Bir galibiyetin resmi bu. Yıllardır bu zaferi bekleyenlerin yüzlerindeki mağrur gülümsemenin resmi. Son gülen iyi güler’in resmi bu. Yetmez ama evet’çiler ve diğer bilimum tüm neo-liberaller kına yakabilir, askeri vesayetten islami vesayete geçişin resmidir bu.
Bu karşı devrim’in resmidir ! Hepimize hayırlı olsun……
Cumhuriyet’in ilanından bu yana halkıyla, özellikle çocuklarla hep iç içe olmuş, samimi, içten ve halkına yakın bu mavi gözlü adamı halkın gözünde bu kadar putlaştırmayı başarmak, onu bütün doğallığından koparıp önünde saygı duruşunda beklenilen soğuk bir büste dönüştürmek, böylesi bir kraldan çok kralcılık her babayiğidin harcı değil, büyük Türk Kemalistleri bunu başardı, helal olsun.

Continue reading

Senin Çilen Bitmez Istanbullu…

İmdat yine mi yol ? İmdat yine mi kar ? İmdat yine mi karlardan yollar örtülüyor ?…
Yaşar’ın bu şarkısını birçoğunuz hatırlıyorsunuzdur muhtemelen. Her yağmurlu İstanbul gününde ‘Bu sabah yağmur var İstanbul’da’yı çalan yaratıcı radyo DJ’lerine bu şarkıyı önerebiliriz bugünlerde. Çünkü işe gitmek zorunda olmayan küçük bir tuzu kuru kesim haricinde İstanbul’luların son dönem nakaratı artık bu.
Kar yağacağını öğrendiğimizde ya da yağmaya başladığını gördüğümüzde eyvah diyoruz ilk olarak ve eğer ki işyerindeysek panik halinde kendimizi sokaklara atıyoruz, bir an önce evimize ulaşma telaşıyla.
İnsanların kar yağışını gördükleri anki tepkilerine bakarsanız, bir yanardağ eteğinde oturduklarını ve yanardağın lav püskürtmeye başladığını zannedebilirsiniz, öyle bir panik hali oluyor çünkü. Açıkçası ben bu korkuyu Etna eteklerinde oturan insanlarda bile görmedim, onlar bizden daha rahat. Çünkü Sicilya yerel yönetimi lavla mücadelede, bizim belediyelerin karla mücadelesinden daha başarılı.

Continue reading

Ermeni Degil Insanım

Şimdi bu başlığa da ayaklananlar olacaktır kesin, ‘Ne yani, Ermeniler insan değil mi ?’ diye. Malum Barınç da Rakel Dink’in evini ziyaret ettiğinde pek şaşırmış ya aynı bizim gibi yaşadıklarına. Toplumumuzdaki sağduyu seviyesi dibe vurdu çünkü artık, empatinin esamesi bile okunmuyor…

Continue reading

Fasizme Inat, Kardesimsin Hrant

Resimdeki kır saçlı, yorgun bakışlı adam güpegündüz sokak ortasında sırtından vurulalı tam beş yıl oldu bugün…
Kim olursa olsun, bir insanı sırtından vurmak alçaklıktır. Kurbanı tanımanız, onunla benzer ya da farklı görüşlere sahip olmanız, sizden ya da onlardan olması durumu değiştirmez. Alçaklıktır, kahpeliktir… Hele ki sizin gibi düşünmüyor diye, sizin gibi düşünmeyi kabul etmiyor diye, zorla kendinize benzetmeyi başaramadığınız için ortadan kaldırmak zavallılıktır ve bir zavallıya acımak gerekir aslında. Ama ben acımıyorum. Bu ülke içimdeki şefkati yok etti çünkü, yalnızca kinle doluyum artık.
Çünkü yıllardır hep bizim sevdiklerimiz ölüyor, hep bizim sevdiklerimizi hapsediyorlar ve hep bizden bekleniyor anlayış, demokrasi, tevekkül…

Durdurun Dünyayı İnecek Var !

Akşam yemeğinin ardından elimde kumanda, televizyon izlerken kendime kahve yapmak için mutfağa yöneliyorum. Bu arada mutfağa elim boş gitmeyeyim diye düşünüp, giderken salondaki birkaç kirli bardağı da alıyorum yanıma. Salondan çıktığımda, holdeki askıda asılı duran mont yığını gözüme batıyor ve salondan aldığım kirli bardakları holdeki sehpanın üzerine bırakıp, montları gardroba asmak üzere alıyorum. Giyinme odasına geçiyorum, gardrobu açıp montları askıya asıyorum. Bu arada montları asarken elimdeki TV kumandasını gardrobun rafına koyuyorum. Montları astıktan sonra gardrobun kapısını örtüp, yatak odasının açık kalan ışığını da kapattıktan sonra birçok iş yapmış olmanın verdiği huzur ve tatmin duyguları içerisinde salona geri dönüyorum.
Koltuğuma yerleşip üzerime battaniyeyi de çektikten sonra kanal değiştirmek üzere kumandayı arıyorum, yok. Koltuğun minderlerinin altına, yemek masasına, sehpaların üzerine, her yere bakıyorum, bulamıyorum. Bu arada kahve içme isteğim tekrar aklıma geliyor ve biraz önce kahve yapmak üzere kalktığım halde neden hala elimde kahve fincanım olmadığını anlayamıyorum.
Hafızamı uyarabilmek için tekrar koltuktan kalkıp mutfağa doğru yürüyorum, bir flashback ümidi içerisindeyim.
Holdeki sehpanın üzerinde kirli bardaklar var. ‘Bunlar burada ne arıyor ?’ diye düşünüp mutfağa götürüyorum. O arada hazır gitmişken mutfak tezgahı üzerindeki bulaşıkları makineye yerleştiriyorum, TV kumandası hala yok ve gitgide uzaklaşıyor belleğimden.
Salona dönüyorum, kumandadan ümidimi keserek bilgisayarı açıyor ve onunla oyalanmaya başlıyorum. Yarın sabah işe gitmek üzere giyinirken televizyon kumandasını gardrobun rafında bulup, neden orada olduğuna anlam veremeyeceğim…

Continue reading

Liberal İslam ve Sosyal Konformizm

Son birkaç gündür başka konular vardı aslında gündemimde ama hapisteki gazetecilerin çıkardığı Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısını okuduğumuz bu Çalışan Gazeteciler Günü’nde yaşadığım bir olay bir anda kafamda başka şimşekler çakmasına neden oldu.

İşyerinde her zamanki gibi bir gün geçirmekteyken yanımdaki arkadaşlarımın konuşmalarına kulak misafiri oldum. Kendi imam nikahları sırasında imamın nasıl davrandığından söz ediyorlardı. Şöyle demiş, böyle bir soru sormuş vs. Büyük bir şaşkınlıkla arkadaşıma dönüp ‘Siz imam nikahı mı yaptınız ?’ diye sordum. Sormaz olaydım. Gerçi iyi ki de sormuşum, çünkü o sayede ülkenin ciddi bir trajik gerçeğine aymış oldum ve tabi ardından da bu yazı geldi.
Bir anda çevremdeki arkadaşlarımın hepsi bana dönüp ‘Ne var ? Biz de imam nikahı yaptırdık.’ deyiverdiler. Hatta müstakbel kayınpederimin böyle bir taleple gelmesi halinde mecburen benim de yaptırmak zorunda kalacağımı sözlerine eklediler. Bunun bir şaka olduğunu zannetsem de, hep bir ağızdan aynı şarkıyı söyleyen bu arkadaşlarımın karşısında kendimi yeldeğirmenlerine karşı savaşan Don Quixote gibi hissettiğim için çok fazla konuşmamayı tercih ettim.

Continue reading

Çünkü Zordur Baba Olmak…

32 yıl sonra bu satırları yazacağını hiç bilmeden salıncağın keyfini çıkaran 3 yaşındaki bu erkek çocuğunun gözlerinde hafif bir endişe sezilse de, çocuk ruhunun bütün heyecanıyla ‘daha hızlı’ diye bağırıyor.
Çünkü salıncağı çok seviyor ama yüksekten korkuyor. Ve ne üstünde oturduğu tahta parçasına, ne o tahta parçasını tutan ve küçük elleriyle korkudan sımsıkı sarıldığı kalın zincirlere, ne de o zincirlerin bağlı olduğu soğuk demirlere değil, sadece ne olursa olsun onu tutacağından emin olduğu babasına güveniyor. Onu görmüyor, sadece biliyor ki orada ve biliyor ki ne zaman ihtiyacı olsa orada olacak hep. ‘Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin.’ denilen bu dünyada sorgusuz güvenmek böyle bir şey çünkü…

Continue reading

Al Bu Kirazdan, Kalmaz Birazdan…

Bu Twitter işine bulaşmaya hiç niyetim yoktu aslına bakarsanız. Uzun zamandır da direnmekteyim, çok da ilgimi ve merakımı cezbeden bir mecra değildi, hala da değil. Ancak bu sabah yaşadığım bir olay sonrasında hızlı bir giriş yaptım bu portala. Onbeş dakikalık sürede yaşadıklarımı anlatmam bile sanırım bu yazıyı oluşturmak için yeterli olacaktır. Negzel şeymişsin sen Tifıtır.🙂

Continue reading

Leon… Benim Koca Kafalı Mucizem…

Hayvanlarla ilgili zihnime kazınmış en eski hatıra 9-10 yaşlarıma denk gelir. Bahçeli bir apartmanda yaşıyorduk o zamanlar. Plaza ve gökdelenlerin henüz adını bile duymadığımız ve yeni inşa edilen apartmanlara toprak bahçeler yerine neden beton otoparklar yapıldığına anlam veremediğimiz yıllardı.
Bahçemizde bir kedi yavrulamıştı ve ben yavrulardan birinin velisi olma arzusundaydım. Bakkaldan aldığım bir kutu içerisinde kedi yavrusunu eve götürürken, arkadaşlarımın ‘Annen izin vermez ki.’ şeklindeki sataşmalarına hiç aldırmadan kendinden emin eve doğru yürümüştüm. (9 yaşında bir erkek çocuğu dünyayı fethedecek kudrete sahip olduğuna inanır.)
Annemin kapıyı açması, ‘O kutuda ne var ?’ diye sorması, akabinde kutunun içine bakmasıyla birlikte ‘Defol’ deyip kapıyı suratıma çarpması sonucunda hayatımın ilk ciddi travmalarından birini de atlatmış oldum. (9 yaşındaki bir erkek çocuğunu dünyayı fethetmekten alıkoyabilecek tek şey içgörüsüz bir annedir.) Continue reading

Yeniçeri Kazan Kaldırdı, Hanedan Endişeli…

Metropol insanının yeni özelliği depresyon. Özellik diyorum çünkü bir hastalık ya da kusur değil, bildiğin özellik bu. Grip veya soğuk algınlığı gibi ilaçla, tedaviyle ya da zamanla iyileşmiyor. İnsanın üzerine ikinci bir kat deri gibi yapışıyor ve sizinle birlikte yaşamaya başlıyor. Bu bir kişilik özelliği, bu sizsiniz artık… Ve o sizinle birlikte yaşamaya başladıkça siz uzaklaşıyorsunuz yaşamdan…

Continue reading

Yüzleşme

Ankara’da bir Aralık sabahı… Soğuk ama güneşli bir hava var, etraf sessiz. Şehrin ortasındaki bu tarihi binanın, yüksek bahçe kapısının önündeyiz. İçeri girmeden önce başımı kaldırıp kapıya bakıyorum. Üzerine kapanan bir demir kapının ne denli ağır olabileceğini ancak burada anlayabilir insan…

Bahçe kapısından girip binaya doğru yürüyoruz. Tarihi pembe bir bina, ilk meclis binasını andırıyor. Kapının hemen önünde iki camlı kabin içinde nöbet tutan askerler var. Bu askerleri niye böyle kutuya koymuşlar acaba diye düşünürken bunların balmumu heykeller olduğunu fark ediyorum. Gezimin devamında birçok yerde bu balmumu heykellerle görevlileri karıştıracak, düşle gerçeğin, geçmişle bugünün birbirine geçtiği bu acı yüklü trende kendi vicdanımla yüzleşeceğim bir yolculuğa çıkacağım…

Continue reading

Türkiyem Türkiyem cinnetim… Benim aşksız milletim…

Geçenlerde bir e-mail geldi, ‘Türk olmak’ başlıklı. Hani şu herkesin birbirine gönderdiği, ‘Cuma neşesi’ konseptli komik zincir maillerden…
Türk olmak televizyonun üzerine dantel örtmektir, masanın sallanan ayağının altına gazete kağıdı sıkıştırmaktır, salonu kapatıp oturma odasında oturmaktır minvalinde, hepimizi gülümseten ve yalnızca bu coğrafyaya özgü davranışlar…

Continue reading

E-devlet ne devlet ?

Burası Türkiye aaabiiii…

‘Ne olacak bu memleketin hali ?’ sorusundan sonra herhalde hayatımız boyunca en fazla duyduğumuz ve söylediğimiz kalıp da bu. Burası Türkiye. Anomalinin normalleştiği memleket.
Continue reading

Atam Izindeyiz

Atam izindeyiz…

Bayram tatilini dokuz güne uzattık, milletçe izindeyiz. Kimimizin adresi Roma, kiminin Paris. Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu bilerek ve ‘Akacak kan damarda durmaz’ diyerek, Bodrum’a akacaktık (!!!) ama hava soğuk be Atam. O yüzden bu yıl Uludağ’da, Kartepe’de izindeyiz…

Continue reading

Bayramdır…

Bir bayramı daha karşılamaya hazırlanıyoruz bu sıralar.
Gönül isterdi ki bu bayramı gülümseyerek karşılayalım, unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz dostlarımızı, yakınlarımızı hatırlamamıza, bir merhabaya vesile olsun.
Ancak son günlerde öyle çok kurban verdik ki kadın cinayetlerine, çocuk tacizlerine, Bolluca katliamına, Çukurca terörüne, Van depremine….
Muhtemelen bu bayram tatili süresince de trafiğe kurban vereceğiz yine onlarca canımızı…

Continue reading

Içimden Geçenler…

Çok canım acıyor. Ama zamanla geçeceğini biliyorum. Acı zamanla azalıyor, hafifliyor. Geçiyor bu boğulma hissi. Bu yürek burulmaları, bu sancılar, bitiyor bu gözyaşları. Otuzdört yaşında, üniversite mezunu, beyaz yakalı bir insanın çok uluslu bir şirketin ofisinde, son teknoloji ama yasaklı bilgisayarının başında hıçkırarak ağlaması doğru değil, kabul görmüyor, yadırganıyor bu davranışlar.

Continue reading