Yüzleşme

Ankara’da bir Aralık sabahı… Soğuk ama güneşli bir hava var, etraf sessiz. Şehrin ortasındaki bu tarihi binanın, yüksek bahçe kapısının önündeyiz. İçeri girmeden önce başımı kaldırıp kapıya bakıyorum. Üzerine kapanan bir demir kapının ne denli ağır olabileceğini ancak burada anlayabilir insan…

Bahçe kapısından girip binaya doğru yürüyoruz. Tarihi pembe bir bina, ilk meclis binasını andırıyor. Kapının hemen önünde iki camlı kabin içinde nöbet tutan askerler var. Bu askerleri niye böyle kutuya koymuşlar acaba diye düşünürken bunların balmumu heykeller olduğunu fark ediyorum. Gezimin devamında birçok yerde bu balmumu heykellerle görevlileri karıştıracak, düşle gerçeğin, geçmişle bugünün birbirine geçtiği bu acı yüklü trende kendi vicdanımla yüzleşeceğim bir yolculuğa çıkacağım…

Karanlık ve dar bir koridordan geçerek avlusuna ulaştığımız bu yer Ulucanlar Cezaevi. Bugün Altındağ Belediyesi tarafından müzeye dönüştürülmüş olan bu bina şimdi ne kadar soğuk ve sessiz de dursa, geçmişin bütün acıları taş duvarlara sinmiş sanki.
Avlu boyunca ilerliyoruz, duvarlarda siyah-beyaz resimler var… Demir parmaklıklar ardından gülümseyen, ışıl ışıl gözler… Yılmaz Güney, Feride Çiçekoğlu, Fakir Baykurt, Bülent Ecevit, Oral Çalışlar, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Muhsin Yazıcıoğlu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mustafa Pehlivanoğlu, Necdet Adalı, Erdal Eren…..
Bir insanın yüzündeki gülümsemeyi, gözündeki ışığı, içindeki sevinci almak neyin cezası olabilir, nasıl bir suçun ?…
Bir başka resmin önünden geçiyoruz. Bir grup hilal bıyıklı genç avluda kimbilir hangi objektife karşı gülümsüyorlar. ‘Bunlar ülkücüler.’ diyor yanımdaki arkadaşım. Birden yirmili yaşlardaki bu gençlere acımasız gözlerle baktığımı fark ediyorum, bakmaya çalıştığımı. Bunu fark ediyorum çünkü ne kadar taraflı baksam da, onları kötü göremiyorum. Bu duvarların arasında yıllardır zihnimize kazınan tüm kabuller siliniyor. Bu bizden, bu değil diyemiyorsunuz burda, kimseyi ötekileştirmek mümkün değil. Merhamet ve şevkat herkes için…

İlk durağımız Hilton Koğuşu. Adına rağmen tahmin etmeniz güç olsa da, burası lüks koğuş. Yaklaşık yedi-sekiz metrekarelik tek pencereli bu odada altı yatak var. Bu soğuk taş zeminin üzerinde ve küflü duvarların arasında altı kalp çarpıyor, altı insan yüreği…
Bu odanın üstünde aynı şekilde bir oda daha var, ikinci katta. Dışarıdan merdivenle çıkılıyor. Lüks tanımını sorguladığımız bu kısımdan sonra sorgu odalarına geçiyoruz. Günışığını görebilmenin ne kadar büyük bir lüks olabileceğini birazdan anlayacağız…

Küçücük bir kapıdan geçerek girdiğimiz bir o kadar küçük giriş kısmında yine balmumundan bir gardiyan ve masası var. Bu odadan iki basamak aşağıya inerek, karanlık ve dar bir koridora giriyoruz. Bu uzun koridor boyunca yanyana dizilmiş sorgu odaları bulunuyor, insanlığınızdan utandıran işkence hücreleri bunlar. Bu kısımda hiç pencere yok, içeriyi zifiri karanlıktan kurtaran tek şey koridor boyunca duvardaki ve sorgu odalarının tavanındaki kirli sarı ışıklı ampüller.
İçeriye bir ses tertibatı döşenmiş. Siz koridor boyunca yürürken, işkence hücrelerinin her birinden farklı çığlıklar yükseliyor. ‘Çıkarın beni burdan !’ , ‘Ben birşey yapmadım.’ , ‘Allahınız yok mu sizin ?’ , ‘Ben size ne yaptım ?’ sesleri birbirine karışıyor. ‘Nasılmış ? Burası ananın evine benzemiyor, değil mi ?’ diye bağırıyor sorguculardan biri. Burası hiçbir yere benzemiyor. İnsanın insana yaptığı zulüm başka hiçbirşeye benzemiyor…

Kanımız donmuş bir biçimde işkence odalarından çıkıp, dördüncü ve beşinci koğuşlara doğru ilerliyoruz. Her biri birer avluya açılan kırk kişilik koğuşlar bunlar. Kırk kişilik olduğu halde yüzyirmi kişinin kalmaya zorlanması nedeniyle çıkan isyanda on kişinin katledildiği koğuşlar… Paslı karyolaların üzerinde parçalanmış yataklar, yırtık battaniyeler…

‘Özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme !’ yazıyor bir duvarda. Koğuşun ortasında bir soba, içerde küf kokusu…

Ranzaların ayak ucunda çerçevelenmiş kısa biyografileriyle buradan geçmiş isimler var. Her ranzada iki isim. Ranzalardan birine takılıyor gözüm.
Nazım Hikmet ve Necip Fazıl yanyana… Bu iki isim bu müzeden başka hiçbir yerde yanyana gelemezdi herhalde diye düşünürken bir zamanlar Bahriye Mektebi’nde birlikte okuduklarını anımsıyorum. İki sene arayla aynı sıralarda ders yaptıklarını. Ve belki burada da yine farklı zamanlarda aynı yatakta yattıklarını…
Kaderleri böylesine kesişmiş iki insandan birine merhametli bir sevgi beslerken, diğeri için neden ‘Oh olsun !’ dediğimi soruyorum kendime. Cevabı basit. İnsanlık tarihi boyunca merhamet her zaman şiddete yenilmiş çünkü. Biz de gayrı yeter demek istiyoruz artık Usta’nın dediği gibi, ve nefrete dönüyoruz yüzümüzü. Nefret bir kez daha kazanıyor böylelikle. Bundan kurtuluş yok, sonu baştan belli bir savaş bu…

Bu düşünceler içinde boğulmak üzereyken avluya atıyorum kendimi. Arkadaşlarımdan ikisi avluda volta atıyorlar. Daha doğrusu volta taklidi yapıyorlar, şakalaşıp gülüşüyorlar. Çok sevdiğim bu dostuma karşı içimde bir öfke oluşuyor birdenbire. Hiddetleniyorum, bütün bu insanların anısına saygısızlık ettiklerini düşünüyorum. Çocukça bir muziplikle bir duvar dibine çöküp, elimde bir cigara ve sırtıma attığım bir ceketle fotoğraf çektirme isteğiyle, böyle bir davranışın ne kadar büyük bir saygısızlık olacağından duyduğum utanç zihnimde tahteravalli oynuyor.
Bu ülke mutlu olmaya izin vermiyor çünkü. (Bunu daha önce de mi söylemiştim ?) Öyle çok acı var ki bu topraklarda, o güzel insanlar öyle büyük acılar çekerken gülmeye utanıyor insan. Aldığı her nefes boğazına düğümleniyor. Özgürce nefes alabilmek, pencereden güneşi görebilmek, gülebilmek, yağmurun altında yürüyebilmek bir lüks….. Bizler Hilton Koğuşu’ndayız bu zalim dünyanın…

Altıncı koğuş sergi salonu olarak düzenlenmiş. Yolu buradan geçmiş ve birçoğu için de yolun sonu olmuş insanların özel eşyaları var bu bölümde. Deniz Gezmiş’in hırkası ve üniversitedeki ders notlarının yanında Hüseyin İnan’ın atleti, kalemi, son sigarası ve kibriti var. Onların hemen yanındaysa Albay Talat Aydemir’in çizmeleri, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın üniforması…
Darbe başarısız olursa darbeciler, başarılı olursa gençler yürüyor sehpaya. Aynı darağacında can veriyorlar… Her darbe kendi çocuklarını yiyor…

Ve hiç görmek istemediğim halde, gezinin sonunda çıktığım arka bahçede onu görüyorum. Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in, Necdet Adalı’nın, Erdal Eren’in ve daha onlarca gencin gülümsemelerinin yüzlerinden sökülüp alındığı darağacını… Kim ? Hangi hakla ?… Buradan mı yürütmüşler, buraya mı getirmişler ? Ne hissetmişlerdir ? Ne hisseder ki öldürülmeye götürülen bir insan ? Nasıl bilebiliriz ? Yukarıda nöbetçi kulübesi var. Bir insanın öldürülmesini seyretmek, bunu seyretmekle görevli olmak nasıl bir psikolojidir ?……

Daha fazla duramıyorum, kaçarcasına çıkıyorum kapıdan. Onların hayatta gördüğü son görüntü olan o demir kapıdan kendimi hayata atıyorum. Benim böyle bir şansım var, onların olmadı…..

Bu cezaevini müzeye çeviren iktidar partisine ait Altındağ Belediyesi’ni, aynı partinin genel başkanı ve bu ülkenin başbakanının bir şiir okuduğu için hapse düşmüş olmaktan ötürü yakınmalarını, referandum öncesi Erdal Eren’in mektubunu okurken döktüğü timsah gözyaşlarını, geçmişle yüzleşme taleplerini, çeşitli kesimlerden dilediği özürleri düşünüyorum…
Neredeyse bu karanlık geçmişi bu müzeye hapsettiğimize inanacakken Mustafa Balbay’ın bin gündür hapiste olduğunu hatırlıyorum, bir yıla yakın süredir de hücrede olduğunu… Nedim’i, Ahmet’i hatırlıyorum sonra… Uğur’un, Hrant’ın kanı daha yerde, kurumadı…
Ulucanlar ve Silivri arasındaki tek fark, birinin geçmişe, diğerinin bugüne ait olması, hepsi bu. Bugünün Türkiye’sinde değişen fazla birşey yok. Bizler dünün acılarıyla yüzleştiğimizi zannederken, çocuklarımızı bugünün acılarıyla yüzleşmeye hazırlıyoruz, o kadar…

Aklıma bir şarkı takılıyor, mırıldanarak yürüyorum……

Güneşi hiç görmedim penceremde

Ne ay doğdu geceme, ne bir yıldız

Hem sıkış sıkış hem çöl kadar ıssız

Beş yıldır birşeyler soluyor içimde……

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

5 responses to “Yüzleşme

  1. Canım, Çağlar arkadaşınıza hazırladığın duygu dolu film bir yana bu yazın bir yana… Çok dokundun kalbime kaleminle. Dilerim bu ülke,bu dünya daha fazla masumları koğuşlara hapsetmesin, darağaçlarında sallandırmasın.
    Bir dileğim de Diyarbakır Cezaevi’nin de aynen böyle bir müze olması. Ama konuştuğumuz gibi, ders almadan müzeleştirmek neye yarıyor? Toplama kamplarının bugün birer müze olmasının bir sebebi var… Ulucanlar neden müze işte orasını anlamıyorum… Hatalarımızla yüzleşmeden açılacak müzeler kağıt kesiği gibi bizi kanatmaktan öte neye yarıyor??

  2. İçim çok acıyarak okudum bu yazıyı, hatta son cümle bir kez daha hislerime tercüme oldu… Eline , kalemine sağlık Özgürcüm…

  3. Yine cok guzel Ozgur ! Eline,kalemine,klavyene saglik !!
    Gerci icimde bir huzun,umitsizlik birakti ama yine de hersey guzel olacak demek istiyorum ..

  4. Bir yanda hüzün bir yanda neşe.İşte hayat bu.Yüreğime dokundun.Ellerine sağlık canım.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s