Leon… Benim Koca Kafalı Mucizem…

Hayvanlarla ilgili zihnime kazınmış en eski hatıra 9-10 yaşlarıma denk gelir. Bahçeli bir apartmanda yaşıyorduk o zamanlar. Plaza ve gökdelenlerin henüz adını bile duymadığımız ve yeni inşa edilen apartmanlara toprak bahçeler yerine neden beton otoparklar yapıldığına anlam veremediğimiz yıllardı.
Bahçemizde bir kedi yavrulamıştı ve ben yavrulardan birinin velisi olma arzusundaydım. Bakkaldan aldığım bir kutu içerisinde kedi yavrusunu eve götürürken, arkadaşlarımın ‘Annen izin vermez ki.’ şeklindeki sataşmalarına hiç aldırmadan kendinden emin eve doğru yürümüştüm. (9 yaşında bir erkek çocuğu dünyayı fethedecek kudrete sahip olduğuna inanır.)
Annemin kapıyı açması, ‘O kutuda ne var ?’ diye sorması, akabinde kutunun içine bakmasıyla birlikte ‘Defol’ deyip kapıyı suratıma çarpması sonucunda hayatımın ilk ciddi travmalarından birini de atlatmış oldum. (9 yaşındaki bir erkek çocuğunu dünyayı fethetmekten alıkoyabilecek tek şey içgörüsüz bir annedir.)

Sonraki yıllarda babamın bana ve kardeşime hayvan sevgisi aşılamak amacıyla, annemin AB kriterleri dahilinde evimize getirdiği ve sonradan kendi obsessif hobisine dönüşen akvaryum balıkları, sinir hastalıkları koğuşu formatındaki evimizde çeşitli trajikomik olaylara maruz kalan muhabbet kuşları, benim 35 metrekarelik ilk evime çıkar çıkmaz aldığım ve evin önemli bir kısmını kaplayan kafesine rağmen darlanıp çeşitli kereler firar girişimlerinde bulunarak üç yıllık ömründe evliya mertebesine ulaşmış hamster’ımı saymazsak hayvanlarla ilişkim pek de yakın olamadı.
Zaten o yıllarda hayvanseverlik dendiğinde bizim aklımıza sadece Panter Emel gelirdi ve bu bağlamda hayvanseverlik, menapoz sonrası kafayı hafif çizmiş yalnız kadınların kendi sıkıcı hayatlarını doldurmak için geliştirdikleri bir takıntıydı. Öyle sandık biz yıllarca…
Ancak Türkiye’de evcil hayvan beslemenin akvaryum ve kanaryayla sınırlı olduğu, evinde kedi besleyenlere hafif deli muamelesi yapıldığı ve köpeklerinse ancak fabrika veya villa bahçelerini beklediği 90’lı yılların başlarında yüreğime yerleşen bir sevda, benim bundan sonraki hayatımın da seyrini değiştirdi…

16 yaşındaydım… Silivri’deki yazlık evimizin bulunduğu sitede beğendiğim bir kız vardı ve günümün hatrı sayılır bir kısmı onların evinin önünde bisikletle akrobasi hareketleri yapmakla geçiyordu. (16 yaşında bir erkek çocuğu için kızlara caka satmak, aşağı mahalleyle yapılacak olan futbol maçından sonra ikinci öncelikte gelir.)
Yine benim muhtelif akrobasi hareketleri yaptığım ve yer yer kafamı gözümü yardığım günlerin birinde, evlerinin önünde bir araba durdu. Haftasonu için bir akrabaları yatılı misafirliğe gelmişti ve o günün Türkiye’sinde gerçek bir mucize sayılabilecek biçimde bu ailenin tarçın rengi, dünya güzeli bir Chow Chow’u vardı.
Onun arabadan indirilişini, indiğinde etrafa bakıp sonra hızla kafasını sağa sola sallayışını ve o esnada orada olan herkesin şaşkın bakışları arasında kıvırtarak eve doğru yürüyüşünü hala hatırlıyorum.
Tüylü ve tombul bir varil biçimindeki bu hayvan, hayatım boyunca gördüğüm en güzel şeydi. Büyülendiğimi ve tüm o haftasonu boyunca hayvanın etrafında dört dönerken, kızla hiç ilgilenmediğimi hatırlıyorum. (15 yaşında bir genç kız için kendisi dışında herhangi bir varlığa ilgi gösterilmesi cinayet sebebidir.)
Sonra o gitti ve ben birgün benim de böyle bir köpeğim olacağına söz verdim kendime. Kız da bir daha yüzüme bakmadı tabi, kimin umrunda ?…

Bu olaydan 8 yıl sonra, askerliğimi yaparken İzmir Alsancak’taki bir kitapçıda tekrar su yüzüne çıktı içimdeki Chow Chow tutkusu.
Bütün gün kitapçının kapısının önünde yatan ve beğenmediği insanları dükkana sokmayan bu koca kafalı şeye bir metreden fazla yaklaştığınızda da hırlamaya başlıyordu. Dükkan sahibinin tüm uyarılarına rağmen kendisini sevmekte ısrar edip, birkaç kez de ciddi olarak ısırıldıktan sonra bile hala inatla onunla iletişim kurmaya çalışmam en sonunda meyvesini verdi ve bu inatçı keçi onu sevmeme izin verdi. Ve tabi benim çarşı izinlerimin önemli bir kısmı da onunla geçti böylece…
Sonra askerlik bitti, İstanbul’a geri döndüm. Günlük hayat koşuşturmacaları içinde yıllar geçti. Ama benim içimdeki tutku hiç geçmedi. Hep birgün bir Chow Chow’um olacağını düşünerek yaşadım.

Ve yıllar sonra O geldi. Leon… Ruhumun ışıltısı, göğsümün güneş kokan yeri, sol yanım, benim koca kafalı mucizem…
Bir Ağustos gecesi hayatıma giren, zihnimde dönüp duran ‘Ben nasıl bakacağım bu hayvana ? Nerden aldım başıma bu belayı ?’ sorularına rağmen o tarifsiz masumiyeti ve içimi eriten bakışlarıyla her geçen gün daha da hayatıma bedellenen bir tüy yumağı…
Geldiği ilk gece sabaha kadar hiç durmadan ağlamıştı ve ben kahrolası Alman disiplinim yüzünden bütün gece hiç yanına gitmemiş, bir yandan içim parçalanırken, bir yandan da komşularla ertesi sabah edeceğim kavganın hesapları içerisinde bütün gece gözümü kırpmamıştım. Elimde olsa tekrar o geceye dönüp, sabaha kadar onu göğsümde tutabilmek için neler vermezdim…

Sonra zaman geçtikçe büyüdü ve her geçen gün kalbime daha da yerleşti. İlk zamanlar bütün gece boyunca fare gibi evin içinde tıkırtılarla gezinme huyu, zamanla yeni evine alıştıkça yatağımın tam yanında konuşlandığı huzurlu ve homurtulu uykulara bıraktı yerini. Ve o büyüdükçe, ben eve köpek aldığımı zannederken, görsel olarak bir ayı, karakter olarak da bir keçi aldığımı fark ettim.

Sokakta yürürken ‘Abi o ayı mı, aslan mı ?’ diye soran çocuklara artık cevap vermemeye başlamıştım.
İnatçıydı da hanımefendi. Yapma dediğim ne varsa inadına yapar, evin altını üstüne getirir, artık içindeki çeliğe kadar yediği duvarımızdan burnuna bulaşan kireç parçalarıyla gözümün tam içine bakardı. Birgün evdeki DVD’leri yediğini fark ettiğimde panikle veterineri arayıp, ‘Bunun bir zararı olur mu ?’ diye sormuş, ‘Sevdiğiniz bir film miydi ? Değilse dert etmeyin.’ cevabını aldıktan sonra da bir Chow Chow sahibinde olması gereken en önemli özelliğin evliya sabrı olduğunu anlamıştım.
Bir Chow Chow’a birşey yaptırabilmek için onu ikna etmeniz gerekir çünkü. Kendisi inanmadığı ve istemediği sürece hiçbirşey yaptıramazsınız. Ne döverek, ne cezalandırarak, ne de zorlayarak eğitilebilirler. Sadece sevgiyle, sadece ikna edilerek, kendi karakterlerine saygı duyularak ve size saygı duymalarını sağlayarak…

Uzun zaman boyunca Leon’un beni sevmediğine inandım. Sanki dünyadaki bütün canlıları seviyor, bir tek beni umursamıyordu. Akşamları eve geldiğimde çoğu kez yerinden kalkmaz, oysa kapıya gelen pizzacıya bile ayak üstü kırk tane şaklabanlık yapardı. ‘Keşke bir Golden alsaydım, bütün gün ağzımın içine bakardı’ diye hayıflandığımı hatırlıyorum.
Sonra o beni hiç umursamadığını düşündüğüm hayvan, hayatımın en zor dönemlerinin birinde, evde hiç konuşmadan boş gözlerle duvara bakıp içimdeki boğuntuyu bastırmaya çalıştığım bir anda yerinden kalktı, yanıma geldi ve yavaşça başını dizime koyup öylece durdu, hiç kımıldamadan, saatlerce…
Gözlerimden boşalan yaşlara engel olamadığım bir andı, tarifi çok güç. O andan itibaren çok farklı bir bağ oluştu aramızda. Yanımda kimse yokken o vardı. Ve ben en büyük desteği ondan aldım kendimi küllerimden yaratırken…

Her seferinde yemek yerken yanıma oturup kömür karası gözlerini bana diken, bir süre bekledikten sonra yemek vermemden ümidi kesip homurdanarak masanın altına yatan, canı oynamak istediğinde sırasıyla tüm oyuncaklarını bir ümitle getirip ayağımın dibine bırakan ve hiçbirinde onunla ilgilenmezsem derin bir of çekerek gidip salonun köşesine yatan, sabahları dolaştırmaya çıkarabilmek için kuyruğundan çekiştirerek yerde sürüklediğim ve uyumaktan daha çok sevdiği tek şey yemek olan bu koca kafalı, kömür gözlü ve dev yürekli tüy yumağı benim en yakın dostum oldu ve hayata bakışımı değiştirdi son üç senede.

Onunla yaşamak çok zor çünkü hayata karşı çok daha duyarlı bir hale getiriyor insanı. Dünyanın hiç bilmediğiniz bir yerinde hiç tanımadığınız insanların ve hayvanların çektiği acılar daha çok canınızı yakıyor, genziniz yanıyor, bir değirmen taşı gelip düğümleniyor boğazınıza, içiniz acıyor insanın bu topraklar üzerinde yaptığı zulme şahit oldukça. İnsanlığınızdan utandığınız anlar oluyor, toprakla bir olmak istediğiniz anlar…
Ama bir yandan da ölesiye güzel onunla olmak, çünkü yüreğinize dokunuyor minik patileriyle, size insan olmayı hatırlatıyor… Düşenin yanında olmayı, mazluma arka çıkmayı, zalime karşı durmayı, vefayı, onuru, sadakati, sevgiyi hatırlatıyor size…
Bize unutturulan tüm değerleri getirip apansız yüzünüze çarpıveriyor. Hiç konuşmadan hem de, sadece bir bakışla, bir iç çekişle yapıyor bunu…

Çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu dünyaya karşı verdiğimiz sınavda bize ışık tutan bu varlıklar daha iyi nasıl tanımlanabilir ki, mucizeden başka ?…
Leon’um… Benim koca kafalı, kömür gözlü ve dev yürekli tüy yumağım, benim kanayan ruhum, sol yanım, umudum, ışığım, mucizem… İyi ki varsın, ne çok seviyorum seni…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

3 responses to “Leon… Benim Koca Kafalı Mucizem…

  1. Nergis Erdoğan

    Gözlerim ve içim doldu anlatın karşısında. Sevginin bunca köklüsü ve derinini duyan bir insan kendini şanslı hissetmeli. Onu tanıyan, tanıma fırsatı bulanlar da elbette :))
    Nergis

  2. Leon sadece senin değil,benim de mucizem.Köpeğin en fazla iki metre yanına yaklaşabilen,yanından geçmemek için yolunu değiştiren ben;şimdi o kocaman tüy yumağı ile oynuyorum ve onu özlüyorum.Kendime inanamıyorum ama gerçek bu.Ben bu koca kafalı tüy yumağını çok seviyorum.Mucizelere inanmak gerekir.:))

  3. bu koca kafaliyla hic tanismadim ona hic dokunmadim ama onu uzaktan taniyorum.simdi onu yakindan tanimak ve ona dokunmak istiyorum.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s