Liberal İslam ve Sosyal Konformizm

Son birkaç gündür başka konular vardı aslında gündemimde ama hapisteki gazetecilerin çıkardığı Tutuklu Gazete’nin ikinci sayısını okuduğumuz bu Çalışan Gazeteciler Günü’nde yaşadığım bir olay bir anda kafamda başka şimşekler çakmasına neden oldu.

İşyerinde her zamanki gibi bir gün geçirmekteyken yanımdaki arkadaşlarımın konuşmalarına kulak misafiri oldum. Kendi imam nikahları sırasında imamın nasıl davrandığından söz ediyorlardı. Şöyle demiş, böyle bir soru sormuş vs. Büyük bir şaşkınlıkla arkadaşıma dönüp ‘Siz imam nikahı mı yaptınız ?’ diye sordum. Sormaz olaydım. Gerçi iyi ki de sormuşum, çünkü o sayede ülkenin ciddi bir trajik gerçeğine aymış oldum ve tabi ardından da bu yazı geldi.
Bir anda çevremdeki arkadaşlarımın hepsi bana dönüp ‘Ne var ? Biz de imam nikahı yaptırdık.’ deyiverdiler. Hatta müstakbel kayınpederimin böyle bir taleple gelmesi halinde mecburen benim de yaptırmak zorunda kalacağımı sözlerine eklediler. Bunun bir şaka olduğunu zannetsem de, hep bir ağızdan aynı şarkıyı söyleyen bu arkadaşlarımın karşısında kendimi yeldeğirmenlerine karşı savaşan Don Quixote gibi hissettiğim için çok fazla konuşmamayı tercih ettim.

Bu sözlerimden özellikle imam nikahına karşı olduğum zannedilmesin, mazallah mağdur müminler ve liberal demokratlar üzerime çullanıverir. Ayrıca zaten konu imam nikahıyla ilgili olmadığı gibi benim korktuğum da, samimiyetlerinden şüphesiz emin olduğum bu arkadaşlarım değil, ilk bakışta onlar gibi görünen ama maalesef aynı bilinç ve samimiyete sahip olmayan kesim… Dikkat çekmek istediğim asıl tehlikeyse sosyal konformizm…
Zira ben şahsen hem devlet nikahına, hem de dini nikaha karşıyım. İki insanın birlikte olmak için ne belediye başkanından (Fornification Under the Control of the King), ne de mahalle imamından onay almaları gerektiğine inanıyorum, böyle bir onay lüzumunu onur kırıcı buluyorum, kişisel hak ve özgürlüklere vurulmuş bir sekte olarak görüyorum.

Ancak kendim her türlü klonlaştırmaya karşı durmaya çalışırken, islami kuralların sosyal yaşamda bu kadar normalleştirildiğini görmek beni bir hayli endişelendirdi. Bu popüler kültür ve mahalle baskısı toplumun bütün kesimlerini etkiliyor.  ‘Yahu ne varmış imam nikahı yapsan ? Ne zararı var ? Herkes yapıyor artık.’ şeklindeki düşünce yapısına ve laf olsun diye yapılan işlere en yakınımızdaki kişilerde bile rastlayabiliyoruz.
Günümüz Türkiye’sinde yılın onbir ayı içki içip, ramazanda ‘moda’ olduğu için oruç tutmak ve şaşaalı iftar yemeklerine katılmak yadırganmadığı gibi, bütün bunlar artık sosyal bir olgu olarak görülüyor.
Öte yandan karşıt fikirde olan kişilerin anti-demokrat, faşist ve hatta yobaz olarak damgalanması, fikrini ifade etmeye devam edenlerin bilfiil hapse atılması ve benim şu anda bu satırları yazarken duyduğum korku ve tereddüt, liberal islamın artık kapıda falan değil, bizzat yatak odamıza kadar girmiş olduğunun kanıtıdır.
Çünkü bu olguların sosyal hayatlarımıza bilinçli olarak bu kadar adapte edilmesi bir süre sonra ‘Biz apartmanımızda nikahsız çift istemezük’ diyen komşular, otobüste öpüştüğü için dayak yiyen çiftler, ramazanda yemek yediği için tartaklanan insanlar, sömestr tatilinde dil okulu ya da spor kampı yerine umreye götürülen ilköğretim öğrencileri ve mini etekle sokağa çıktığı için tacize uğrayan kadınlara götürecektir bizi. Verdiğim örneklere dikkat ettiyseniz, bunlar Türkiye’de hali hazırda yaşanmakta olan olaylardır zaten. Ve sosyal konformizme herhangi bir noktadan bulaşmak, gün gelip hoşumuza gitmeyen şeyler olduğunda da artık ses çıkaramayacak hale getirecektir hepimizi.
Korkarım ki bahsettiğim profildeki insanların büyük çoğunluğu ilerde herhangi bir tarihte gerçekleştirilebilecek olası bir ters kıyafet devriminde, ertesi gün başlarını örterek işe gelmekte herhangi bir beis görmeyecek, ‘Ne varmış yani başını örtsen ? Eve gidince açarsın.’ zihniyeti kaldığı yerden aynen devam edecektir.

Ülkemiz tarihi, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta masum insanlar güpegündüz evlerinde katledilirken, korkusundan ve yapacak hiçbir şey olmadığından ‘Neme lazım.’ diyerek kapısını örten insanlarla doludur.
Ve daha geçtiğimiz günlerde yaşanmış olan Borusan/türban krizinde bir anda oluşan saldırgan kamuoyu, mahalle baskısından duyduğu korku ve panikle tüm ulusal gazetelerde çarşaf çarşaf özür ilanları veren Borusan ve sırf bu yüzden işinden olan son derece başarılı marka müdürünü hatırlarsak, bugün de aynı tehlikenin var olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.
Mahalle baskısı ya da diğer adıyla sosyal konformizm, bunu kullanan hakim zümrelerin uygun zaman geldiğinde, o zamana kadar takındıkları demokrat maskeden sıyrılarak bir anda diktatörleşebilecekleri son derece tehlikeli ve sinsi bir silahtır.

Bu konuda Solomon Asch’in 1950’lerde yapmış olduğu sosyal konformizm deneyi ciddi sonuçlar içermektedir.
Bu deneyde, durumdan haberdar beş kişiyle birlikte bir odaya alınan denek, basit bir görsel soruyu cevaplandırmaktadır. İlk üç soruya odadaki diğer kişiler doğru cevabı vermekte, ardından denek de doğru cevabı vermektedir. Dördüncü sorudan itibaren odadaki diğer kişilerin soruya bilinçli olarak yanlış cevap vermesinin ardından, denek doğru cevabı kesin olarak bilmesine karşın, topluluk içerisinde dışlanmaktan ya da yalnız kalmaktan korktuğundan, bilerek yanlış cevabı vermektedir.
Odadaki diğer kişilerin yanlış cevaplarını duyduktan sonra, kendi cevabını gizli olarak bir kağıda yazması istendiğindeyse, doğru cevap verme oranı belirgin ölçüde artmaktadır.
İnsanda var olan sosyal konformizm refleksini gösteren bu deney, yukarıda anlattığım davranış biçimiyle birebir örtüşmektedir.

Bugün Türkiye’de Atatürkçülüğe ait tüm değerler dogmatik, köhnemiş ve demode olarak tanımlanıp, bu görüşteki kişiler geri kalmış, anti-demokrat ve faşist olarak yaftalanırken, İslam’ın yükselen popüler değer olarak topluma her kanaldan pompalanması ve bu görüşteki kişilerin sürekli olarak çizdikleri mağdur portresi sayesinde her geçen gün daha geniş bir kesimin desteğini toplamaları, sürüklendiğimiz girdabın açık bir göstergesidir.
Bunu engellemek ve çocuklarımızı hiç istemediğimiz bir gelecekten korumak için yapılması gereken, mahalle baskısına karşı dik durmak ve sosyal konformizme kapılmamaktır. Aksi takdirde belirli bir hakim zümrenin uygun gördüğü yaşam biçimine uymaktan başka bir alternatif olmayacak ve sesimizi çıkarmaya karar verdiğimizde artık çok geç olacaktır…

NOT : Solomon Asch’in konformizm deneyini aşağıda izleyebilirsiniz ;

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

5 responses to “Liberal İslam ve Sosyal Konformizm

  1. Katıldığım yerler katılmadıklarımdan fazla enişte, bigün bunun üstüne oturup seni dinlemek isteriz doğrusu…

  2. Sevgili Ozgur ,
    Toplumumuzun icinde oldugu ve giderek de bir batakliga gomulurcesine icinden cikilmaz hale gelmesi ile ilgili yazdiklarina katiliyorum. Ancak inanclari geregi yapilanlarla sosyal konformizmi de iyi ayirt etmek gerekiyor. Zira Amerikan sirketinde calismasi , bir insanin dua okumayacagi, imam nikahi kiydirmayacagi anlamina gelmedigi gibi , gun gelip de toplum baskisi yuzunden kafasini ortecegi anlamina da gelmez.
    Imam nikahinin islami kurallarin sosyal hayatta normallesme ornegi oldugunu dusunmuyorum. Bu bir inanc meselesi ve imam nikahi topluluk onunde kilinmadigi icin de, ne mahalle baskisi ne de populer kultur.
    Aslinda sosyal baski bence devlet nikahina karsi olanlarin gunun birinde kendilerini dugun yeri bakarken bulmasinda. Kih kih 🙂

  3. Sevgili Özgür, öncelikle sana comment yazabilmek için şahsım adına blog açmak mecburiyetinde bıraktığın için teşekkür ediyorum. Kendi başıma hayatta yapmazdım, belki bu sayede bende kafamdaki odaları gün gelir ufak ufak aralayıp, birilerini bu değişik ve ucube manzaralara ortak edebilirim.

    Ben söylediklerinin hepsine katılıyorum. Ama katılmaktan kastım, tamamen aynı fikirde olmak değil, ama perspektif olarak sana ait olmasından dolayı ve en az diğer görüşler kadar geçerli olmasından dolayı. Bunu birazcık açmakta fayda var.;

    Örneğin, ben şu anda nişanlı bir kerizim. Ailelerden gelen dogma yapılanmalar nedeni ile, ne devlet, nede imam nikahından, her ikisinide senin kadar hazmedesemde, yine de kaçışım görünmüyor. Zira hayatımı birleştirmeyi düşündüğüm eşim bile o dogmalardan sapmak için herhangi bir çaba sarf etmiyor. Yaşadığımız sosyo-etnik kültür yapısı nedeni ile, FUCK açıkçası gelecek, çocuklar, ve aile huzuru açısından bencede sineye çekilmesi gerekli bir konu. Bunu nüfus kağıdındaki “din” hanesi örneğine benzetmek bile mümkün. Herşeyi bir kenara bırakırsam, resmi nikahın, bir kadının kendine yapabileceği en ağır işkence olarak görüyorum zira; kadınların, erkeklerden daha üstün olduğunu kabul edeli çok uzun zaman oldu. Ve bu tezden yola çıkarak, yine bahsettiğin şablonları göz önüne alırsak, bir kadının, ömür boyu aynı erkek ile gerçirmek istemesi bence Amazon kadınlarına çok büyük hakarettir 🙂 İmam nikahını, beynimin hiçbir hücresi doğal ve mantıklı bulmazken, önce müstakbel eşim, sonra ailelerin bu konuda yaptığı baskı açıkçası beni gerçekten huzursuz ediyor. Ama bu huzursuzluğun altında yatan asıl problem, senin işaret ettiğin noktaların tetiklediği değer yargılarına dayanıyor. Hepimizin bir vicdanı var. Aldığımız değerlere karşın verdiğimiz değerlerde prensiplerimizi ve hayata bakış açımızı yönlendiriyor. Bu insanlara duyduğum sevginin (aileler ve nişanlım) ve saygının, bana karşı silah olarak yönlendirilebiliyor olması beni tedirgin ediyor. Onların bu beklenti içerisine hiç kaygısız olarak girebiliyor olması açıkçası sosyal konformizm yada mahalle baskısının ne kadar çok yıpratıcı olabileceği ve şiddetli bir akıntı etkisi yapabileceğine ilişkin çok açık ve net bir örnek.

    Dolayısı ile, yazının sonunda arkadaşlarının niye o tepkileri verdiğini anlamak çok zor değil. Hatta daha anlayışlı bile yaklaşabilirsin bence. Keza, son derece mantıklı bulduğum yaklaşımının, ben ve bizim gibi insanların arasında cereyan edebilecek bir tartışma ortamında sempatik tepkiler ile karşılaşacağı gibi. Fakat dediğim gibi, işin içerisine sana karşı kullanılan silah “din” değil, kendi sevgin olunca, insan bazen kendi zihnindeki inançları baskı altında tutabiliyor.

    Ailemizi seçme özgürlüğümüz olmadığı gibi, hayatmızı paylaşacağımız insanların da ailesini seçme şansımız yok. Herşey siyah yada beyaz olmayabilir. Burada azami mutluluğu yakalamak için, düşüncelerini paylaşan biriyle olman yeterli görünüyor olabilir fakat seçimlerinin geleceğinizi ne şekilde etkileyebileceğinide hesaba katmak gerekir. Demem o ki, senin tercihlerinin bedelini belki bir gün başkası ödemek zorunda kalabilir.

    Sevgiler,
    GE

  4. Nergis Erdoğan

    Sevgili Özgür,
    Ben de gördüğümden beri yazını okumak ve seninle paylaşmak istiyordum ama fırsat bulamamıştım uyarın yerinde oldu.
    Geçtiğimiz cumartesi Halil Berktay’ın bir konuşmasını büyük bir zevk ve adeta huşu içinde dinledim. Bir konuyu iyi bilen birisinden dinlemek kadar insana haz veren şey yok. Kendi uzmanlık alanının “historiagrafi” olduğunu söyledi. Tarih araştırmalarında metodoloji ve sınıflama gibi bir alan anladığım kadarıyla. Konu “Marksizim ve milliyetçilik” idi. 19. Yüzyıldan başlayarak yakın dönemlere kadar hem de çok yakından bildiğimiz örneklerle Türkiye’de ve Dünya’da milliyetçiliğin gelişiminde genel olarak sol hareketlerin ne kadar katkı yaptığını, yardımcı olduğunu anlattı. Sana onun kadar birikime, senteze ve analize dayanan bir yanıt veremeyeceğim için üzgünüm, ama kafamdaki birkaç noktayı paylaşmaya çalışacağım.
    Halil Berktay konuşmasının başında Althusser’in “doğrusu olmayan yanlışlar” ifadesini kullandı. Konuyu ele alırken doğruluk yanlışlık tartışması yapmayacağını söyleyerek başladı. Kafamda geçmişle ilgili birçok şey aydınlandı sanki. Evet bazı yanlışların doğrusu yok. Olup biten her şey binlerce faktörün etkisi doğrultusunda gelişiyor, yani ortada pek çok seçenek varken bir tanesi gerçekleşiyor. Dolayısıyla o koşullar altında, o olayı meydana getiren kuvvetlerin bileşkesi doğrultusunda başka bir şey olabilecek olsa olup bitmiş olan başka türlü olurdu. (Ben de cin olmadan adam çarpmaya mı kalkıyorum bilmiyorum. Nedir bu anlaşılmaz felsefecilerinkine benzeyen dil?? Becerebilirsem değiştiririm) O yüzden geçmişe olgu gözüyle bakmak ve bu güne getiren ve belki bu günkü çözümü gösterebilecek ipuçları bulmak önemli. Bu bakış insana acı verebiliyor, üzerine koskocaman dünyaya bakışını oturttuğun zemin sarsılıyor ama başka da şans yok. Biraz bizim hastalıklara bakışımız gibi. Üzülüyoruz elbette ama o noktada gereğini yapmak önemli herkesle birlikte sızlanmak değil.
    Şuraya gelmek istiyorum: Geçmişimizde ciddi bir toplumsal değişim, dönüşüm ve bunlar olurken de zorlanmalar olduğu doğru görünüyor. Her zorlanma da bir tepkiyle karşılaşıyor. Bu gün yaşadıklarımızın altında büyük ölçüde bu hızlı ve alt yapısız değişimin rolü olduğu da doğru gibi. Yalnız alt yapı şöyle ya da böyle de olsa biz belli bir yöne doğru ciddi yol almış bir toplumuz. O yüzden ben çok karanlıklara gömülmekte olduğumuz gibi bir endişe de taşımıyorum. Çünkü bu günün egemenleri de gözlerini doğuya çevirmiş değiller, tam tersine batıya bakan vahşi kapitalistler. Ancak kendi muhafazakâr değerlerini, taşra ve köy kültürlerini dayatmaya varan ölçülerde pompalıyorlar. Yine Halil Berktay’dan örnek vereceğim, adamcağız klasik müzik severken arkadaşları ısrarla türkü dinletmeye çalışırlarmış. Yani bizim topraklarda dayatma sağ sol tanımıyor. Adamlar şimdi egemenken bunu yapmaya çalışacaklar elbette. Bize düşense kafamıza uymayanlara karşı çıkmak elbette. Bu gün imam nikahı yarın dediğin gibi çocuklara umre karşı çıkmazsak altında ezilme ihtimalimiz yüksek. Kim ve ne olursa olsun izin verdiğin sürece ve izin verdiğin yere kadar yayılma eğilimindedir. O yüzden mesela kendimi politik hareket olarak yakın hissetmesem de TKP’nin Moda sahilleriyle ilgili “biranı, rakını kap da gel” hareketi hoşuma gitti. Elimizden geldiği kadar alanımızı korumak bizim sorumluluğumuz diye düşünüyorum. Bazı konularda adımlar atılmış olması bizim de bazı konularda tavizkar olacağımız anlamına gelmiyor.
    Şu sıralarda dersler kapsamında “sosyolojiye giriş” okuyorum. Aile kurumu ve eleştirileri var. Yeryüzünde varlığını sürdüren şeyler malum avantajları olduğu için varlıklarını sürdürüyorlar. Aile ve evlilik için de avantajlar sayıyorlar. Kimileri evrensel sayıyor aileyi kimileri karşı çıkıyor. İsrail’de “Kibutz” toplulukları var. Çocukların ortak yetiştirildiği, komünal toplumlar. Halen de varlar ama epeyce değişime uğramışlar. Yani insanları zorlayan evlilik vb şeylere ben de pek yakın durmuyorum ama galiba toplumun fidanlığı da denen bu kurumun avantajları dezavantajlarından daha büyük şimdilik ve insanlık daha iyi bir çözüm bulamamış. Başka türlü yapamaz mıyız? Bizim konumumuzdakiler yapabilir elbette hayatta ne istediğine de bağlı. Şimdilik hoşça kal sevgiler
    Nergis

  5. Nergis Erdoğan

    Özgür,
    Sosyal psikoloji deneyleri çok çarpıcıdır gerçekten. O gözle baktığında Almanları ve diğerlerini anlamak mümkün. Nasıl çizmeli kedi ilk PİAR anlatımıysa, “Kralın terzileri” masalı da bu sosyal psikolji deneylerinin öncülü, çoktan dile getirilmiş hali. Çocuk yalınlığında, önyargısızlığında ve cesaretiyle karşı çıkmak her zaman mümkün olsa keşke.
    Nergis

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s