Durdurun Dünyayı İnecek Var !

Akşam yemeğinin ardından elimde kumanda, televizyon izlerken kendime kahve yapmak için mutfağa yöneliyorum. Bu arada mutfağa elim boş gitmeyeyim diye düşünüp, giderken salondaki birkaç kirli bardağı da alıyorum yanıma. Salondan çıktığımda, holdeki askıda asılı duran mont yığını gözüme batıyor ve salondan aldığım kirli bardakları holdeki sehpanın üzerine bırakıp, montları gardroba asmak üzere alıyorum. Giyinme odasına geçiyorum, gardrobu açıp montları askıya asıyorum. Bu arada montları asarken elimdeki TV kumandasını gardrobun rafına koyuyorum. Montları astıktan sonra gardrobun kapısını örtüp, yatak odasının açık kalan ışığını da kapattıktan sonra birçok iş yapmış olmanın verdiği huzur ve tatmin duyguları içerisinde salona geri dönüyorum.
Koltuğuma yerleşip üzerime battaniyeyi de çektikten sonra kanal değiştirmek üzere kumandayı arıyorum, yok. Koltuğun minderlerinin altına, yemek masasına, sehpaların üzerine, her yere bakıyorum, bulamıyorum. Bu arada kahve içme isteğim tekrar aklıma geliyor ve biraz önce kahve yapmak üzere kalktığım halde neden hala elimde kahve fincanım olmadığını anlayamıyorum.
Hafızamı uyarabilmek için tekrar koltuktan kalkıp mutfağa doğru yürüyorum, bir flashback ümidi içerisindeyim.
Holdeki sehpanın üzerinde kirli bardaklar var. ‘Bunlar burada ne arıyor ?’ diye düşünüp mutfağa götürüyorum. O arada hazır gitmişken mutfak tezgahı üzerindeki bulaşıkları makineye yerleştiriyorum, TV kumandası hala yok ve gitgide uzaklaşıyor belleğimden.
Salona dönüyorum, kumandadan ümidimi keserek bilgisayarı açıyor ve onunla oyalanmaya başlıyorum. Yarın sabah işe gitmek üzere giyinirken televizyon kumandasını gardrobun rafında bulup, neden orada olduğuna anlam veremeyeceğim…

Tanıdık geliyor mu ? Benim dünyama hoş geldiniz…
Gelişen teknoloji sayesinde her geçen gün daha da kolaylaşması beklenen hayatlarımız ne hikmetse gitgide daha da içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Anne ve babalarımızın not aldıkları en karmaşık konu pazardan yapılacak alışveriş listesi ya da aylık masraf tablosuyken, bizler bugün elektronik ajandalarımız olmadan nefes bile alamaz haldeyiz.
Elektrik faturasını elektrik idaresine gitmeden ödeyebilmek için telefon ve internet bankacılığı, bulunduğumuz her yerden telefonla konuşabilmek, internete girebilmek ve elektronik postalarımızı da anında alabilmek için 3G internet özellikli cep telefonları, kaçırdığımız televizyon programlarını sonradan izleyebilmek için kayıt fonksiyonlu uydu alıcılar, dünyanın en ücra köşesinde bile kaybolmamak için hangi caminin yanındaki eczanenin sokağından sola döneceğimizi sesli uyarılarla bildiren GPS cihazları, artık hiç nakit taşımamıza gerek bırakmayan banka kartları, hangi yolun açık, hangisinin tıkanık olduğunu uydu kameralar aracılığıyla cep telefonumuzdan takip edebildiğimiz uygulamalar var amaaaaaa…

Herşeyin sanal bir çılgınlığa dönüştüğü bu sistemde yıllarca çalışıp didinerek oluşturduğumuz tüm birikimin birkaç dijital işlem sonucunda buhar olup uçmaması için en az altı, en çok sekiz karakterden oluşan, ardışık sayı ya da harfler içermeyen, doğum tarihiniz, isminiz, doğum yeriniz ve buna benzer kişisel bilgilerinizden oluşmayan, her ay değiştirmeniz gereken ve değiştirdiğinizde en son kullandığınız iki şifreden biri olamayacak, içinde hem harf, hem de rakamsal karakter içermesi gereken ancak annenizin evlenmeden önceki soyadının dördüncü ve altıncı harflerini zinhar içermeyecek internet şifrelerimiz var. Tabi her banka ya da kurum farklı şifre güvenlik taleplerinde bulunduğu için hepsine ortak bir şifre belirlemek de mümkün değil. Zaten değiştirirken de hepsini aynı günde değiştirmediğiniz için bu sorunu ortadan kaldıracak bir algoritma oluşturmak da bir hayli güçleşiyor.
Kredi kartı şifresi, ATM kartı şifresi, telefon ve internet bankacılığı şifresi, bilgisayarınızın güvenlik şifresi, Facebook şifresi, Twitter kullanıcı adı, cep telefonu PIN kodu, e-posta şifresi, alışveriş sitelerindeki kullanıcı adları derken ortalama bir beyaz yakalı metropol insanının değişik zaman aralıklarıyla değiştirmesi gereken en az 25-30 tane şifre ve kullanıcı adıyla yaşadığı bir dönemdeyiz.
Ve bu öyle bir sarmal ki, akış bir yerinde en ufak bir kesintiye uğradığı zaman treni tekrar rayına oturtmanız için çok ciddi bir mesai harcamanız gerekiyor.

Hepimizin araçlarında OGS ve GPS cihazları var, telefonlarımızda anlık trafik durumunu gösteren uygulamalar yüklü, sapına kadar donanımlıyız ama bu her akşam işten eve dönerken bulunduğumuz mevki ve zamana göre saatlerle ifade edilen sürelerde trafikte mahsur kalmamıza engel değil, i-phone ve blackberry ekranlarında tüm yollar kırmızı.

‘Mazallah Fatmagül’ün son bölümünü kaçırırsam ne yaparım ?’ dememek için evlerimizin baş köşesine yerleştirdiğimiz kayıt fonksiyonlu uydu alıcıların fonksiyonlarını anlamak mümkün değil çünkü kaçan balığı yakalayacak zamanımız yok ki.
Evde muhtelif zamanlarda aldığım, sayısı her geçen gün artmasına rağmen inatla almaya devam ettiğim ve bugün 200’e yakın bir rakama ulaşan ‘’henüz izlenmemiş’’ DVD arşivimi nereye sokacağıma karar verebilmiş değilim, artık daha fazla almaktan vazgeçtim. Nasılsa izleyemiyorum, zaten izleyecek vakit yok…

Anahtar cümle bu : Vakit yok ! Her geçen gün daha da detaylanan ve detaylandıkça daha fazla parçaya bölünen hayatlarımızın artık bize ait bir kısmı kalmadı. Ne işin yorgunluğuna, ne de tatilin miskinliğine yetişebiliyoruz. Üç kişiden fazlasının ancak altı ayda bir bir araya gelebiliyor olması size de tuhaf gelmiyor mu ? Ya da en son ne zaman bir Pazar günü hiçbir şey yapmadan sadece ayaklarınızı uzatıp gazete okudunuz ? Bunu yapsanız bile zaten o günün boşa geçmiş olmasının getireceği pişmanlık Pazartesi sabahı gelip gırtlağınıza çökecektir illaki. Boşa harcayacak zaman yok, zaten olan zaman bile yetmiyor.
Hal böyle olunca da çocuğu okula bırakırken dönüşte IKEA’ya uğrayıp, oradan öğleden sonra matinesi için sinemaya yetişip, sinemadaki arada cep telefonundan e-postaları kontrol edip, çıkışta eve dönerken de yarı yolda çocuğu almayı unuttuğunuzu fark edip geri dönüyorsunuz. Tabi o kadar trafiği boşuna çekmiş olduğunuza ve şimdi bir kez daha çekeceğinize küfürler ederek. Zaten uzak mesafelerde oturan eş, dost, akraba ile görüşmeyi kesiyoruz mecburen, Skype neyimize yetmiyor ?

Öyle bir çılgınlığın içindeyiz ki, kendi yaşam hızımızı takip edemez hale geldik. 7:45 vapuruna yetişebilmek için tam 7:17’de evden çık, bunun için 7:02’de kalkabilirsin. Makyajını vapurda yaparsın, boşa zaman kaybetme. İskeleden aldığın simidi vapurda çayla mideye indirirken Twitter’a hızlıca bir göz atıp, kıyıya yanaşmayı beklemeden iskeleye de atladın mıydı, tamamdır. Yalnız denize düşmemek lazım, mazallah kolu bacağı kırarsan en az 6 ay kaybedersin. Cuma sabahından haftasonunu programla, Temmuz’da yapacağın tatili erken rezervasyon fırsatıyla Ocak’ta satın al, at cebe dursun. Zara’da indirim başlamış, acele et yoksa çer çöp kalacak sana…

Zaman bir türlü yetmiyor, günler, aylar, yıllar desen zaten göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Durmaksızın bir koşturmaca içindeyiz ve ruhumuz bedenimizin hızına asla yetişemiyor, geride kalıyor hep. Neyse ki Sezen’in Kaybolan Yıllar’ını Facebook’ta paylaşıyoruz da, böylece ruhumuzdaki dalgaları dindirebiliyoruz. Mazallah ya o da olmasaydı ?…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

One response to “Durdurun Dünyayı İnecek Var !

  1. Süper……
    Bundan daha iyi anlatılamazdı herhalde.Hele ilk paragrafta anlattıkların çok ama çok tanıdık.:))

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s