Olan Var, Olmayan Var…

Bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı fotoğraflarına bakıyorum. Meksika’da, Karayip Sahili’nde ölümsüzleştirilmiş anlar. Yeryüzünde bir cennet olarak tanımlıyor burayı ve gerçekten de öyle görünüyor fotoğraflara bakınca. Onu tanıdığımda İstanbul’daydı, şimdi Barcelona’da yaşıyor. Geçen ay New York’taydı, sanırım önce Las Vegas, ardından Meksika’ya geçti ve bu Güney Amerika turunu tamamlayıp yine Barcelona’ya dönecek şu sıralar. Daha önceki aylarda da Londra, Paris… Her rastladığımda dünyanın başka bir köşesinden selamlar gönderiyor. Herkesi kıskandırdığını söylüyorum, o ise Peru’ya kadar devam edemediği için hayıflanıyor. ‘Tam dayaklıksın.’ diyorum, ‘Olan var, olmayan var…’
Evet, olan var, olmayan var. Ve gidebilen dostlarımız adına küçük bir sevinç duyuyor olsak da, aslında ondan çok daha güçlü bir kıskançlık ve gıptayla bakıyoruz onların dünyanın çeşitli ülkelerinde dondurdukları yaşam anlarına. Gitmek bir şans değil çünkü aslında, bir piyango değil… Bir seçim, cesaret… Hasetle bakmamız bundan. Gidemediğimiz için. Kendi kendimizi zincirlere mahkum ettiğimizden.

Bahane üretmekte üstümüze yok. Benim köpeklerim var örneğin. Birken iki oldular hatta şimdi. Onları bırakıp nasıl gideyim ? Kiminin çocuğunun okulu, kiminin ev kredisi taksitleri var. Çocuğun okulu bir aradan çıksın da, şu kredi bir bitsin de diyerek tüketiyoruz ömrümüzü. Eşimin dediği gibi ; ‘Birgün öleceğimizi bilmek büyük bir travma. Bunu unutmak için sürekli kendimizi birşeylerle oyalamak zorundayız, aksi halde sürekli ölüme geri saydığımızı düşünürsek çıldırırız.’
O yüzden hep bir bahane üretiyoruz gidememekliğimize. Her konuda böyle bir refleksimiz var aslında. Çocuğu sürekli sınıfta kalan ebeveynlerin geliştirdiği benzer bir savunma mekanizması vardır örneğin ; ‘Bizim çocuk aşırı zeki, o yüzden sıkılıyor ders çalışmaktan.’ Oysa ki herkesin çocuğu zeki olmakla birlikte, hiçbiri Türk maarif sisteminin temellerini sarsacak düzeyde değildir, bildiğin tembeldir işte o çocuk. Ama zor gelir bunu kabullenmek, çocuğunun aşırı zeki olduğuna kendini inandırmak daha tatlıdır, öyle yaparız. ‘Beni ne doktorlar, mühendisler istemişti de…’ diye başlayan cümleler, şu anki yaşam koşullarımıza ait pişmanlığımızın aslında bizim eksikliğimiz olmadığını göstermek ister çevremize…

Dün öğleden sonra evde oturmaktan çok sıkılıp dışarı çıktık. Ancak sağanak yağış ya da ayaz olmadığı sürece bir Pazar günü İstanbul’da dışarı çıkmak, hele hele popüler yerlere gitmeyi denemek trajik sonuçlara neden oluyor. Köpeklerimizi alıp Bebek sahilinde yürüyüş yapma isteğimiz, sahil yolundaki sıkışık trafikte bir saat kadar mahsur kaldıktan sonra eve geri dönmemizle son buldu. Trafik hiç ilerlemediği için, uzun bir süre Bebek Parkı’nın önünde beklerken parktaki çocuk oyun alanını izledim. Beyaz Türkler çocuklarını eyliyordu.
Bu parktaki çocuk oyun alanının bir özelliği var. Tam karşısına akıllıca bir lojistik yatırımla konuşlanan Kitchenette ile tamamlanan bu park, Beyaz Türklerin kalesi. İçerde beş yaşında ve üç dil bilen çocuklara rastlayabiliyorsunuz. Parkta öyle bir sosyokültürel ortam var ki, ‘Bubaaaa, goyunları gırktın mı ?’ diye bağırarak parka giren, saçları üç numara traşlı ve şalvarlı bir çocuğun, ‘Bakkal amca, bir silgi, bir pergel, bir de çikolata alacağım s’il vous plait.’ diyerek Tommy pantalonu ve Benetton kazağıyla parktan çıkması işten bile değil. Ancak tabi bu elit ortama dahil olmanın da bir bedeli var. Tüm elit Beyaz Türkler gibi siz de çocuğunuzla birlikte Bebek Parkı’na gelip, kendisini bu nezih parkta bir süre eyledikten sonra Kitchenette’te birşeyler atıştırmak istiyorsanız, en az birkaç saatlik süreyi trafikte, parkta salıncak sırasında ve bir masa boşalıncaya kadar Kitchenette’in önünde bekleyerek geçirmeniz gerekiyor.

Metropol insanının günlük hayatı artık hepsi birbirine benzeyen yaşamların kalabalığında birşeyleri sürekli araya sıkıştırmaktan ibaret. Araya sıkıştırarak yaşıyoruz herşeyi. Hayat dediğimiz bir tuhaf mücadeleye dönüştü. Kalabalıktan, trafikten, iktidardan, insanlardan, her şeyden bunaldık da, yakınmak dışında birşey yaptığımız yok.
Gün içinde mailleştiğim arkadaşlarıma bakıyorum. Her gün bıkıp usanmadan ülkenin ne kadar kötü duruma geldiğinden yakınıp, sağa sola küfürler yağdırıyoruz. Oysa ne bu düzeni değiştirmek için bir gayretimiz var, ne de çekip gitmek için bir çabamız. Yakınmak marka değerimiz oldu ve bu çok tehlikeli bir ruh hali. Gitmek lazım… En zoru ilk adımı atmak. Çünkü insanoğlunun alışmaya öyle bir eğilimi var ki, her durumda statükoya tutunmak onun doğal refleksi. Oysa ki yerleşmiş yargıları tehdit eden tüm radikal fikirler zamanla yerleşik yargıların yerini alır ve kendilerini tehdit eden yeni radikal fikirlere karşı dururlar…
Gitmek hala radikal bir fikirken yollara düşmek gerek. Ama önce şu evin kredisi bir bitsin de……

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

2 responses to “Olan Var, Olmayan Var…

  1. Bak bunlari ne zamadir unutmustuk ama ya, gezmek tozmak tatil yurtici yurtdisi gibi sozcukler ne zamandir yok hayatimizda, uyandirdin bizi simdi durup dururken, ama o meksika meksika gezen arkadasin da hicbir zaman boyle bir koca kafasi olamayacak, o derdine yansin. 🙂

  2. Biz de kaçalım diyoruz; hele şu çocukları bir evlendirelim de……… 🙂

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s