Araf

Yanlış bu sözcükler, bu anlaşılma isteği… Bu çığlıklar, feryatlar boşuna… Uçurumun kenarından sana uzanan bir el yok, yalnızca umudunun sana oynadığı bir oyun bu, o kadar…
Doktorumun dediği gibi ‘gelip geçen bir şey’ değil karanlık. İnsan ruhunun karanlığı, üzerinde taşıdığı deri gibi. Gün içinde çıplaklığını parlak kumaşlı giysilerle örtsen de, akşam eve dönüp soyunduğunda, katran karası karanlığınla başbaşa kalıyorsun aynanın karşısında…

Bütün aynaları ellerimle paramparça etsem kurtulabilir miyim bu lanet karanlıktan ? Bütün ışıkları açsam ? Aynalarda paramparça yüzüm… Hayatım boyunca kendi gölgemden kaçtım ve kaçtıkça daha da içine düştüm bu kahrolası karanlığın. İnsan kendi ruhundan kaçabilir mi ? Olmuyor. Bir bataklık gibi, çırpındıkça içine çekiliyorsun. Bir süre sonra artık kurtuluş olmadığını anlayıp bırakıyorsun debelenmeyi. Kendi iç yalnızlığınla barışmayı, karanlığına alışmayı öğreniyorsun. Öğrenemezsen de öğretiyorlar. İlaçlar, terapiler, deneyler, testler, elektroşok tedavileri… Hepsi de, ayın karanlık yüzündeki insanları orada tutmaya devam edebilmek için.
Karanlık kötü, çirkin… O yüzden başka başka kostümlerle örtüyorlar ruhlarımızı. Görmemek için. Karanlık bastırdıkça ilaçların dozunu arttırıyorlar. ‘Sıkı giyin, üşütmeyesin. Girme karanlığınla huzurlu evlerimize…’

Bu karanlık bana annemden armağan. Belki de bir göbek bağı gibi taşımam bundan yıllardır bu lanetli tılsımı. Herşeyin merkezinde o var. O yüzden zaman zaman merkezinden uzaklaşıp nereden geldiğini unutsan da, önünde sonunda bütün yollar yine hep aynı yere çıkıyor…
Sağ yanımdaki kutuda nikah davetiyelerim var, sol yanımda ruhum ölüyor. Köprüler, limanlar, otobüs durakları, tren istasyonları… Camların dışında gürültülü bir kalabalık durmaksızın yer değiştiriyor. Çok büyük bir tiyatro sahnesi gibi… Adına hayat diyorlar. Ben kendi dramımı oynuyorum. Kendim yazıyorum, kendim oynuyorum. Işıklar sönüyor, perde açılıyor, ışıklar yanıyor, perde kapanıyor. Kimi zaman kapalı gişe, kimi zaman boğaz tokluğuna. Çocuklar, yaşlı kadınlar, sevgililer, üniversite öğrencileri… Görüntüler, şekiller ve insanlar birbirine karışıyor… Sağ elimde bir umut, sol avcumda hayat çizgim siliniyor…

Üç gün duracağım Araf’ın kapısında. Üç gün, üç vakit…  Sonra dördüncü günün şafağında gökyüzüne bakacağım. Martıların, ufuk çizgisine karışan kanat çırpışlarını izleyeceğim. Belki bir sigara yakacağım sabrıma inat. Avuçlarımın gölgesinde bir parça karanlık kurutacağım. Sonra bulutları tutuşturacağım onunla. Alev alev bir sabaha uyanacak şehir. Martılar çığlık çığlığa… Sonra yine ‘merhaba’ diyeceğim. Bir kez daha alev alev yanan bulutların üzerinden kendimi denize bırakıp, karanlığımı kabaran dalgaların arasında eriteceğim. Ve ardımda umutlu ışıltılar, yüreğim bir kavga türküsünde…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s