Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada İmiş…

Dokuz yıl önce bu zamanlarda Akmerkez B kulesinin onbirinci katındaki ofise çıkıyorum. Güvenlikler, turnikeler, bir havalar, bir havalar… Asansörün kapısı açılıyor, tam karşımdaki duvarda kocaman bir mavi logo karşılıyor beni. Logonun altında kurabiye sesli Vahit ve pasif agresif şahsiyet Can… (Daha sonra uzunca bir süre bu ikisini birbiriyle karıştıracağım.)

İş görüşmem vardı.’ diyorum, beni hücre gibi küçücük bir odaya alıyorlar, beklememi söylüyorlar. Lise ve üniversite hayatımı birlikte geçirdikten sonra lanetli gibi burada da karşıma çıkan sevgili arkadaşım Sinan’ı arıyorum. Birkaç dakika sonra yanıma geliyor ve ‘Abi sen buranın böyle snob göründüğüne bakma, aslında çok samimi bir ortamı vardır. Hem geçen hafta itibariyle kot giymemize de izin verildi.’ diyor. Gardrobunda hiç takım elbisesi bulunmayan ve gömlek namına sayılabilecek birkaç parçanın da Hawai desenli olduğu biri olarak bu duruma bir hayli seviniyorum.
Bir süre sonra hayli uzun saçlı, asabi bir şahsiyet beliriyor Sinan’ın yanında. Sinan beni onunla tanıştırıyor : ‘Bu benim yirmi yıllık arkadaşım. İş görüşmesine geldi. İnşallah alınırsa başlayacak.’
‘Çok da umrumdaydı.’ diye cevap veriyor uzun saçlı, asabi şahıs. ‘ Sanki çok yer var da, hala adam alıyorlar. Nereye oturtacam peki ben bu herifi ? Kucağıma mı oturacak lan ?’ diye devam ediyor. Tamam diyorum, burada gerçekten de hayli samimi bir ortam var.
Daha sonra bu uzun saçlı, asabi şahsiyetin isminin Ari olduğunu ve IT departmanında çalıştığını öğreniyorum. İlerleyen yıllarda kardeşim gibi seveceğim bu şahsına münhasır çocuk biraz daha söylendikten sonra odadan çıkıp gidiyor.

Bir süre sonra renkli gözlü bir bayan odaya geliyor ve ‘Sinan Bey, sizi dışarı alalım artık.’ diyor. Daha sonra karşıma oturuyor ve ‘İsmim Ceyda, HR sorumlusuyum, hoşgeldiniz.’ diye devam ediyor. Hoşbulduk diyorum, konuşmaya başlıyoruz. Bir ara ‘Bundan beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz ?’ diye klasik bir iş görüşmesi sorusu yöneltiyor. ‘Vallahi inşallah işe alırsanız, burada görüyorum.’ diye pek de klasik olmayan bir cevap veriyorum, gülümsüyor…
Görüşme bittikten sonra sigara içilen merdiven boşluğuna çıkıyorum. Yine renkli gözlü, sarışın bir çocukla, esmer bir kız merdivende oturuyorlar. ‘Ateşin var mı ?’ diyor kız, çakmağımı veriyorum. ‘Görüşmeye mi geldiniz ?’ diyor, evet diyorum. ‘Alırlar, alırlar, zaten adam lazım. Senden iyisini mi bulacaklar ?’ diyor. Sağolun demeye fırsat kalmadan, ‘Neyse kardeş, Allah kurtarsın.’ diyor, susuyorum. ‘Sen bu Pınar manyağına bakma kardeş.’ diyor sarışın, renkli gözlü, daha beş dakika önce Miami sahilinde surf yapıyormuş gibi görünen çocuk, ‘İsmim Berkin, hoşgeldin.’

Tam yerine düştüm diye düşünürken, bu ana kadar gördüklerimin buzdağının sadece görünen kısmı olduğunun farkında değilim. Birkaç tur daha görüşme yaptıktan ve yaklaşık 1,5 ay kadar zaman geçtikten sonra, artık işe alınacağımı pek de düşünmüyorken telefonum çalıyor ve bir görüşmeye daha çağrılıyorum. Bu sefer kalabalık bir ekip var karşımda. HR müdürü Esra, departman direktörü Arzu, bölüm müdürü Gül, herkes orada. Esra direkt olarak teklifimiz şöyle böyledir diye elindeki mektubu okumaya başlıyor. Ne oluyoruz demeye kalmadan okumayı bitiriyor ve bitirir bitirmez Arzu bana dönüp ‘Evet, kabul ediyor musunuz ?’ diyor. ‘Biraz ani oldu.’ diyorum. ‘Yahu iki aydır sizi buraya çağırıp duruyoruz, işe alacağımızı tahmin etmişsinizdir herhalde.’ diyor. ‘Böyle bir tarzınız olduğunu bilmiyordum.’ diyorum ve bir günlük süre isteyip ertesi gün teklifi kabul ediyorum. Macera daha yeni başlıyor…

Ofisteki ikinci işgünümde, sağa sola kulak verip birşeyler anlamaya çalışırken, uzun boylu ve atletik bir adam bizim departmanın girişi önünde beliriyor. ‘Ne haber kızlar ?’ diyor, yoğun bir tezahüratla kendisini karşılıyorlar. ‘Haftasonu havuza gitmiştim, kulağıma su kaçmış herhalde, çok ağrıyor.’ diyor Arzu. ‘Gel bir yalayayım, hemen geçer.’ diyor departman girişinde dikilen Kazanova. Bizim direktörle böyle konuşabildiğine göre, bu herif herhalde genel müdür diye düşünüyorum. Sinan’a bu şahsına bir hayli münhasır adamın kim olduğunu soruyorum. ‘Serhat’ diyor, zamanla onu tanırsın…..

Tam yerine düşmüşüm diyorum, ortam süper. Herşey çok eğlenceli ancak kendisine bağlı çalıştığım ve belli ki yeni tanıştığı kişilerden fazla haz etmeyen ketum arkadaşla henüz pek diyaloğumuz yok. Herhangi birşey sorduğumda, ‘Sen en iyisi Gül’e sor.’ diyerek beni sürekli başından savıyor. Şimdilik kendisine fazla ilişmemeye karar veriyorum. İlerleyen günlerde ofise gelen bir yükleme numunesini kendisine gösterip, ‘Tansu, bunun kumaşı bana çok sert göründü. Reject edeyim mi ?’ diye sorduğumda, ‘Evladım, sen Calvin Klein’dan mı geldin ? Burası GAP. Gönder gitsin.’ cevabını veriyor ve bu diyalogla birlikte aramızdaki buzlar çözülüyor…

Sonra günler, aylar, yıllar geçiyor… Çorlu yolları, Mısır seyahatleri, Eskişehir, Bursa, Adana, New York, Casablanca, Londra, Barcelona…  Türkiye’nin ve dünyanın dört bir köşesinde dostlarla geçirilen saatler, günler, haftalar… Şafak’ın Absinth shot’ları, Hülya’nın ofisi çınlatan kahkahaları, Akmerkez koridorlarında öğle arası voltaları, Starbucks’tan kahveler, çay ocağına her girdiğimizde Murat’ın bizi kovalayarak dışarı çıkarması ve keyfi olmadığı sürece Günsan Hanım dışında kimsenin sözünü kaale almaması…
Yaklaşık 1-2 ayda bir ‘Arkadaşlar, kadınlar tuvaleti yine tıkandı. Vallahi bu mesajı yazmaya utanıyorum.’ içerikli e-postalar geliyor, zira ortalama 30-40 kişinin çalışması için tasarlanmış ofisimizde yaklaşık 100 kişiyiz ve her boşluktan bir kafa çıkıyor.
Geç saatlere kadar süren gece mesaileri, sigara molaları, Hülya’nın kahve falları, Serhat’ın bitmek bilmeyen anılarıyla koca bir hayat yaşanıyor o duvarların arasında…

O yıllarda internette pek popüler olan Gamze Özçelik’in meşhur videosunu T:/Gamze isimli bir folder yaratıp, içine kopyalamamla birlikte tüm ofis bir anda Elhamra Sinemasına dönüşüyor ve tabi sevgili Erin ve Esra’nın müdahalesi gecikmiyor. Evet, yıllar sonra o videonun çıkış kaynağının bendeniz olduğunu itiraf ediyorum efendim, ve tabi Esra’nın tüm ofis kadrosuna yaptığı konuşmada ‘Arkadaşlar, biliyorsunuz ofisimiz bilgisayarlarında pornografik içerikli materyaller bulunması iş akdinizin feshine neden olur. Ancak bazı arkadaşlarımız Gamze Özçelik’in malum videosunu izlemekle kalmayıp, bir de utanmadan T’nin altına kaydetmiş. Yuh diyorum’ şeklindeki cümlesi sırasında kahkaha atmamak için kendimi zor tuttuğumu da…

Stresli ve bol mesaili günler geçiriyoruz, işler çok yoğun. Gece saat 3’de fabrikadan beni arayarak ‘Özgür, bu malların belinde +2, boyunda -3 var. Ben bunları bırakıyorum.’ şeklindeki cümlesine ‘Belgin, pantalonun iki paçası birden yerindeyse yükle. Beni sinir etme.’ şeklinde cevap vermemden belli bu. Stresliyiz, yorgunuz ama yine de birlikte çalışmaktan mutluyuz.
Derken bir soğuk algınlığının bir anda ilerlemesiyle hastaneye kaldırılan kardeşimiz Ali’nin kanser olduğunu öğreniyoruz, ve acı haberini alıyoruz ne olduğunu bile anlayamadan. Ofiste ölüm sessizliği, herkesin suratı beş karış, kimse birbirinin yüzüne bakamıyor. Bunca koşturmacanın arasında, bizleri birbirimize bağlayan asıl şeyin yaptığımız işten çok daha öte olduğunun farkına varmamışız. Kardeşimizi sonsuzluğa uğurlarken gözlerimizde tomurcuklanan yaşlarla yeni yeni idrak edebiliyoruz bunu…

Ve sonra gitgide kalabalıklaşan ailemiz artık evine sığamaz hale gelince yeni bir bina arayışı başlıyor ve ardından Süzer Plaza günleri geliyor… Kopuşun ve çözülmenin başladığı dönem… Yıllardır üzerimizde parıldayan güneş yavaş yavaş çekiliyor, arkadaşlarımız birer birer aramızdan ayrılıyor ve bir sabah kolumuzu kanadımızı kıracak şekilde, yaklaşık 60 arkadaşımızla vedalaşmak zorunda bırakılıyoruz. Bizi tanımayan biri, hepsi işini kaybetmiş bu insanların birbirleriyle fotoğraf çektirdiklerini, içki içtiklerini, sohbet ettiklerini ve kahkahalar attıklarını görse çok şaşırabilir ama bana hiç de tuhaf gelmiyor. Okulun son günü gibi. Bir şirket küçülmesinde değil de, lise mezuniyetinde gibiyiz.

Son kale olarak Akabe’ye çekiliyoruz, Pompei’nin son günleri, büyük bir yangından geriye kalan kül ve duman, barın kapanmasından önceki son içkiler…
Burada geçirdiğimiz 3,5 senenin ardından bir Çarşamba sabahı beklenen haber geliyor. Ve ne kadar beklesen, ne kadar bilsen de, o günün gelmesi bir burukluk, bir hüzün getirip bırakıyor insanın avuçlarına. Belirsizlik, dağılma duygusu, okulun son günü gibi bir his. Yıllık sayfalarına ‘Biz hiç ayrılmayacağız ki.’ diye yazılsa da, o dostların çoğunu bir daha belki hiç görmeyeceğin gerçeğiyle yüzleşme anı… Zor zamanlar bunlar…
Bu duvarların arasında çok şey öğrendim. Hiçbirini unutmayacağım. Hoşçakal GAP. Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş…


P.S. :
Bu yazıda daha onlarca dostumdan söz edememiş olmam, onları unuttuğumdan değil. yazıyı daha fazla uzatmak istemediğimdendir. Darılmaca, gücenmece, yanlış anlama olmasını istemem.
Sizlere son sözüm şöyle olacak : ‘Stand by your glasses steady and drink to your comrade’s eyes. Here’s a toast to the dead already and hurrah for the next to die.’
I raise my glass to all of you whom our paths once crossed behind these walls. You’ll be always on my mind…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

2 responses to “Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada İmiş…

  1. valla hocam bunlari okuyunca sanki ben ayriliyormusum gibi geldi. Once Gap’e arkadaslarimi gormeye gelirdim;sonra ise uretici olarak.. bana da cok zor geldi.

  2. Çok başarılı, teşekkür.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s