Nemesis’in Gözyaşları…

– EYLÜL 2009 –
Yatağına uzanmış, gözlerini tavana dikmiş, hiç kırpmadan öylece bakıyordu…  Yutkundu… Sanki cam kırıkları yutmuş gibi boğazı acıdı,  kocaman gözleri buğulanmıştı… ”Kimbilir ne denli canı yandı…” diye düşündü, ”Ne kadar acıttılar onu…” Bir bir düşünmeye başladı yaşadıklarını… Adamı düşündü ilk olarak ; sigara ve içkiden çatallaşmış sesini, hep uzaklara dalan ve içine çökmüş buğulu gözlerini, aylardır hiç kesmediği sakallarını, kendini tamamen bırakmışlığın bedenine nasıl yansıdığını bir bir şekillendirdi zihninde…  Birden gözleri doldu, bir yumru gelip düğümlendi boğazına. Devam etmek acı veriyordu ama durdurmak istemedi. ”O bunu yaşamıştı.” dedi kendi kendine…  Daha kendi yolunu bile bulamayan biri bir bilinmeze götürüyordu onu…

– KASIM 2009 –
Bir kabusun içindeymiş gibi öylece duruyordu… Sanki hiç uyanmayıp tekrar kabusun içine dönmek ister gibiydi. Sanki dün geceye geri dönse, o kabusun içine tekrar girebilse bu sefer onu kurtarmayı seçecekti. Bilmiyordu…
Korkunç bir vicdan azabı bir mengene gibi sıkıştırıyordu göğsünü. Ağzı kurumuştu, sesi çıkmıyordu ve sürekli titriyordu… Şimdi gerçekten kabustan uyanmıştı işte. Çok net görüyordu ne yaptığını. Çığlıklarının hiçbir işe yaramayacağını bildiği halde çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı, sanki iki aydır içinde tuttuğu cam kırıkları bedenini parçalayarak dışarı çıkıyorlardı ve her kırık bir parçasını da koparıyordu bedeninden… Sanki parçalanan bedenini yukarıdan seyrediyordu, beyaz gelinliği başında halesiyle pırıl pırıl parlıyordu öylece yattığı yerden…  Kendini kandırabilme yetisini küçük bir çocukken kedilerinin ölüm merasimlerinde kaybetmişti aslında, yine de onun acının en dayanılmaz safhasında bedeninde olmadığına inanmak istedi. Kocaman yutkundu yine. Gözlerini açtığında etrafını göremez olmuştu… Derin bir offfffffffff çekti…  Yüreği sızlıyordu. Miyagi’nin yumuşak tüylerini okşayıp nöbeti ona devrettiği anlamında bir öpücük kondurdu ıslak burnunun ucuna ve tüm iç sıkıntısıyla tekrar kafasını o lanet yastığa koydu…..

– ARALIK 2011 –
Tülden geriye kalan alandan sızdan güneş yüzüne vuruyordu. Kedi mırıltılarıyla uyanmaya alışkındı da, bu Miyagi de  artık çok olmaya başlamıştı. Yastığının üzerine çıkmış, nefesini üflüyordu burnunun dibinde. ”Neyse” dedi yine de keyifle ve gülümsedi.  Mutlu olmak için bir sebep lazımdı ve şu aralar kedilerden başka bir şey bulamıyordu karmakarışık hayatında… ”İhanetleri, yalanları, merhametsizlikleri düşünmemek için en iyi yol bu.” diye düşündü, ”insanları sevebilmeye devam etmek için onlardan uzak durmalı…” Yakınlık yabancılaştırıyordu onu herkese.. Keşke Pippa da böyle yapsaydı, o zaman belki hala yaşıyor olurdu. Güzel bir nefes fazladan olurdu tüm kötülüklere karşın güzel ruhların birlikteliğinde. Ama Pippa vazgeçmeyenlerdendi. Mücadele etmeyi bırakmamış olanlardan… Ve hiçbir iyilik cezasız kalmazdı bu topraklarda. Her şey denge üzerine kuruluydu, ne yaparsa yapsın zoraki bir edilgenlik vardı aslında bu boyutta… Nasıl özgür olunabilir ki ? Bu boyutta ya sanat yaparak ya da intihar ederek gerçek özgürlüğe ulaşabilirdi insan. Diğer her şey, başkalarının belirlediği yolları yürümekten öte gidemiyordu ki…
Yalnızlık ve çaresizlik hissine yakalanmak üzereyken Edith Piaf’ın sesi geldi kulağına. Sabahın köründe özgürlüğü duyuyordu. ”Başka bir boyuttan fısıldanmış notalar…” diye düşündü. ”İşte özgürlüğün sesi, derinlerin ve gökyüzünün sesi…” Yalnızlık hissi kaybolmuştu birden. Yalnız değildi. O karanlık çukurda ondan önce birileri vardı, duyuyordu işte…  Saat çalmadan uyanmıştı. Sömürülme vaktiydi. Kalkıp duşa girdi…..

Evden çıkmadan önce ecza dolabına yöneldi, birkaç dakika asılı kaldı o sahnede… Miyagi’nin miyavlamasıyla irkildi ve biraz hızlanması gerektiğini düşündü. Kırmızı botlarını giymek protest bir günü olduğu anlamına geliyordu, kendi bile farkında olmasa da… Onları giydi, telaşlı adımlarla çıktı evden. Hızla ilerleyen otobüsün penceresinden bakarken her zamanki gibi akıyordu önünden binalar. Geç kalmış olmasına rağmen bir durak önce inip biraz yürümek istedi. Hızlı adımlarla yürüyordu ve solundaki gelinlik mağazasını görene kadar da hızını düşürmemişti. Birden durdu ve yolun karşısına geçti. Birçok gelinlik vardı vitrinde. İllaki her kadını cezbedecek bir tane bulunurdu, tıpkı Pippa’yı cezbettiği gibi… Nefretin dayanılmaz ağırlığını hissetti kalbinde… Belki o gelinliği giymemiş olsa, yol üzerinde o adam görmeyecekti onu. Ya da o aptal oyuncak bebeklerle büyümüş olmasaydı, ya da nişanlısı hiç karşısına çıkmamış olsa, döndüğünde evlenmeyecek olsa giymezdi belki… Çok geciktiğinin farkına bile varmadan uzunca bir süre bakakaldı vitrine, ta ki mağaza görevlisi gülümseyerek yanına gelene dek.  Hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Mağaza görevlisiyse ardından bakıp ”Kimbilir ne hayaller kuruyordu.” diye düşündü, acıma hissiyle karışık…

İşyerinin kapısından girdi ve Gizem’in hızlı adımlarla ona doğru yürüyor olmasından irkildi… Panikle konuşuyordu Gizem ; ”Hastaneye gitmelisin. Ozan… O çok hasta…”
Ozan onun için çok önemliydi. ”Ben erkek olarak doğsaydım Ozan gibi biri olurdum.” derdi hep. İnceliklerine, kırgınlıklarına, hassasiyetlerine merhametle karışık bir sevgi besliyordu. Naif ruhunu, her an yaşlar süzülüverecekmiş gibi manalı ve  hüzünlü bakışlarını saatlerce anlatmışlığı vardı Gizem’e… Nesi var diye sormadı bile, her zamanki hastanede, her zamanki odasında… Hemen çıktı işyerinden. Ne ayakları yeterince hızlıydı, ne de onu götüren taksi… Yolda düşünceler beyninin tüm hücrelerini meşgul ediyordu, acaba ne olmuştu ? Gerçi biliyordu ki, sıradan insanların hiç umursamayacakları olaylarda bile takılı kalıyordu Ozan. Köpeği mi hastalanmıştı, babası çok yaşlıydı, yoksa ona mı birşey olmuştu ? Hastaneye vardığında hiç yabancılık çekmeden doğruca Ozan’ın her zaman kaldığı odaya yöneldi. Kapıdan içeri girer girmez sanki yüzyıllardır özlemini duyuyormuşçasına sımsıkı sarıldı Limon’una… Sarı saçları ve genelde gülmeyen, ekşi suratı yüzünden Limon diye çağırırdı onu…

– Neyin var, nasıl hissediyorsun kendini ?
Ozan derin bir of çekti önce ve ”bilmiyorum” dedi… ”Artık bilemiyorum, yalnızca burada olmamam gerektiğini hissediyorum. Buraya ait değilim ben…”
– Nereye aitsin peki ?
– Bilmiyorum…
– Neden buraya ait olmadığını düşünüyorsun ?
– Almanya’da çalışan Türk işçileri gibi hissediyorum kendimi. Sanki yeteri kadar çalışıp biriktirirsem ülkeme dönüp rahat edeceğim. Ama sorun şu ki, benim döneceğim bir yer yok. Ben asla bitiremeyeceğim bir gurbet macerasındayım… Yine o zoraki edilgenlik hissindeyim. Benim işçiliğim hiç bitmeyecek, değil mi Deniz ?
–  Ne oldu ? Neden bunları hissetmeye başladın ? Ne tetikledi seni, işyerinde bir sıkıntı mı var ?
– Beni tanımayan bir psikolog edasıyla konuşmayı bırakacak mısın ? Ne demek ne oldu ?
– Peki Limon, sen bilirsin. Hayat senin hayatın. İstediğin yerde durup onu erteleyebilirsin. Önüne çıkan engellerin önünde günlerce, aylarca bekleyebilirsin. Hayat tıpkı film şeridi gibi akıp giderken sen kareyi dondurup önünde oturmaya devam edebilirsin… Nasıl istersen…

Uzunca süren bir sessizlik oldu aralarında. Alışkın olmadıkları bir durum değildi. Bazen konuştuklarını sindirmek için ara ara sessizliğe izin verirlerdi.
Ozan devam etti ; ”Ne anlatmak istediğinin farkındayım ama sen de beni ve hissettiklerimi biliyorsun. Bu ruh halinden kurtulmanın, ayağa kalkıp yürümenin somut anlamı kadar kolay olmadığını biliyorsun. Yıllarca kanatılmış ruhumun halsiz düşmeleri bunlar. Artık öyle bir yerdeyim ki, geri dönemem anlıyor musun ? Dönemem. Yıllarca çığlık çığlığa sustum, insanların ruhumdan kopardıkları parçaları bir akşam yemeğinde rakıya meze yapacaklarını bilerek sustum. Neden ben de diğerleri gibi oynayamıyorum bu oyunu, neden onlar gibi meze yapamıyorum hem ruhumu hem bedenimi hoyrat bir kadının ellerinde mesela… Bir erkek olarak en kolay benim yapmam gerek bunu ama ben bir iğrenme hissi içimin orta yerine oturmuş dönüyorum her defasında mezarlığıma…  Sen de çok iyi biliyorsun ki, ben buraya ait değilim ve ait olduğum bir yer de yok.  Hep derdin ya, bu boyutta özgürce yapılacak iki şey var, sanat yapmak ya da intihar etmek. Bazen deli gibi arzuluyorum ölmeyi. Belki de benim acılarımı dindirecek olan yegane şey budur…”

Ozan’ın başını göğsüne yasladı ve kedisini okşar gibi okşadı saçlarını dakikalarca… Sadece onu anlıyordu. Böyle bir duygu birlikteliğini daha önce hiçkimseyle yaşamamıştı. Kötü şeyleri paylaşsalar da, paylaştıkları şeyler onları birbirleri için vazgeçilmez ruhlar haline getiriyordu.  Onlar yabancı bir gezegene aynı yerden gelmiş gibiydiler. Bu yüzdendi şeklinin ne olduğuna bile karar veremedikleri sevgilerinin derinliği…
”Lütfen yanımdan ayrılma.” dedi Ozan. Gerçi bunu söylemesine gerek bile yoktu. Ona gitmesini bile söylese, biliyordu ki asla oradan bir adım dahi uzaklaşmasını istemiyordu. Kapıdan çıktığı anda bir daha geri dönmeyecek hissiyle kıvranacağını, yine kendini terk edilmiş bir yavru köpek gibi hissedeceğini…
Bunu bildiği için de daha da sıkı sarıldı ona. Asla terk edilmeyeceğini bilmesini, dahası hissetmesini istiyordu…
”İyileşeceksin ve her şey yoluna girecek.” dedi. ”Çaresizliklerimizin içerisindeki gülümseyebileceğimiz anları görebilmek için daha dikkatli yaşamak zorundayız belki ve böyle gerekiyorsa bunu yapacağız Limon… Cephede herkes aynı tip silahlarla savaşmıyor, elimizdekilerle yapabileceğimizin en iyisini yapacağız.”
Bunları söylerken kendi çaresizliğini de gizliyordu aslında. Belki de ondan daha çok korkuyordu hayattan ama karşısında çaresizce umut bekleyen birine bunu itiraf edemezdi. Başını dik tutması gerekiyordu. Konuştukça söylediklerine kendisi de inanmaya başlıyordu, yani en azından öyle hissediyordu.
”O karanlık teslim alamayacak bizi. Tutunuyoruz birbirimize ve ben seni bırakmayacağım, buna asla izin vermeyeceğim.” dedi artık kontrol edemediği sesiyle, yine enerjisi düşmüştü… Ruh halleri öylesine hızlı değişebiliyordu ki, bir an kocaman mutluluk, bir an alabildiğine karanlık…Yansıtmak istemedi bu aptalca duyguyu Ozan’a. ”Tuvalete gidiyorum.” deyip doktoruyla görüşmek üzere çıktı odadan…

Yürüdüğü koridor bitmek bilmiyordu sanki. Oysa aynı katta, koridorun biraz ilerisindeydi doktorun odası ama uzaktı işte.  O Ozan’a neler olduğunu söyleyecekti, ona yardım edecekti, bir an önce çözmeliydi bu problemi… Uzman Psikiyatr Dr. Taylan Gönenç. O iyi bir doktordu aslında fakat çözümsüzlük Ozan’da başlıyordu. Doktor ne kadar iyi olursa olsun, önce hastanın iyileşmeyi istemesi gerekiyordu. Çaresiz bakışlarını kapının önünde çıkarıverdi ve pırıl pırıl hayat dolu giysisini kuşandı. Kapıyı çalıp içeri girdikten sonra kocaman dolu dolu bir merhaba dedi. Taylan Gönenç genç yaşına rağmen son derece birikimli bir doktordu.  Deniz’le de onbir yıllık bir arkadaşlıkları vardı. Deniz, Ozan’la ilgilenmesini özel olarak rica etmişti Taylan’dan. ”Hoşgeldin” dedi Taylan. ”Ozan bu defa kolay atlatabilecek mi Taylan ?” dedi derinden iç çekerek Deniz…
”Bu sana bağlı.” dedi Taylan…
– Nasıl bana bağlı ? Tamam, tabi ki ona destek olacağım ama bu daha çok Ozan’ın çaba göstermesi gereken bir konu değil mi sence ?
”Artık öyle düşünmüyorum.” dedi Taylan. ”Bence bu olayı kökünden çözmenin vakti geldi. Sen onunla fikir birliği olmasa da, duygu birliği içerisindesin. Dolayısıyla benim ona vereceğim herhangi bir tavsiyeye uyması, senin üstünkörü söyleminden daha etkili değil. Bir ekip çalışmasına ihtiyacımız var. Eğer sen benim tavsiyelerim dahilinde bunu sağlayabilirsen tahmin ediyorum ki, Ozan da gerçeklerini kabullenecek.. Bu daha önce denediğim bir yöntem değil. Hep birlikte bir deneyin parçası olacağız fakat başka türlüsü de mümkün görünmüyor. Ne kadar iyi gibi de görünse tekrar intiharı denemeyeceği anlamına gelmiyor, ruh hali çok hızlı değişebiliyor ve bir gün bu girişimlerinden birinde başarılı olabilir. Psikoterapi olmadan ilaçların bu sorunu çözmesi mümkün değil. İlaçlar onu  geçici olarak rahatlatıyor yalnızca. Zaten artık bu ilaç yüklemesini yavaş yavaş azaltacağım. Psikoterapiye daha çok ağırlık vermemiz gerekiyor. İşte tam da bu noktada sen bana yardımcı olacaksın.”

”Ben ne yapabilirim ki ?” dedi Deniz, ”Yani tabî ki elimden geleni yapmaya çalışırım ama ben bir profesyonel değilim…” Taylan sözünü kesti ve ”İşte bize yardımcı olacak olan da bu zaten.” dedi. ”Ozan yıllardır profesyonellerden yardım almasına rağmen sürekli olarak başladığı noktaya geri dönüyor olması tedaviye olan inancını sarsmış durumda. Seninle duygu birliği yaşıyor olması bir nevi aynı cephede savaştığınızı düşündürtüyor ona.” Deniz onaylar gibi başını salladı ve ”Evet” dedi, ”ben de öyle düşünüyorum” ve nedensiz bir suçluluk hissederek gülümsedi. Sonra hissettiği suçluluk duygusunun Ozan’ı tedaviden uzaklaştırmasına sebep olduğu fikrinden ötürü olduğunu anladı. Yine de ”Peki” dedi, ”her şeyi yaparım onun için…” Doktorun duymak istediği de buydu. Gülümsedi ve ertesi gün 17:30 için randevulaştılar.  Deniz Ozan’a yarın tekrar geleceğini söyleyip vedalaştı ve hastaneden ayrıldı…

Kış mevsimi olmasına karşın güzel bir gündü. Isıtmayan yalancı bir güneş vardı gökyüzünde ve akşam saatleri olmasına rağmen henüz batmaya da niyeti yok gibiydi. ”Belki de Ozan’a faydalı olabileceği düşüncesinin güzelleştirdiği bir gün.” diye geçirdi aklından Deniz ve gülümsedi… Doktorun odasına girerken her zamanki giysisini giymişti yine. Enerjik, hayat dolu ve kocaman gülümseyen mutlu kız… ”Merhaba” dedi Dr. Taylan, ”hoşgeldin”. Deniz başını hafifçe öne eğerek onu selamladı ve masanın solundaki sandalyeye oturdu. ”Evet” dedi Taylan, ”bugün nereden başlayacağımızı sen söyleyeceksin.” ”Ben mi ?” dedi Deniz, ”Ben mi söyleyeceğim ?”
”Evet, bugün bana onu en çok rahatsız eden konuyu anlatmanı istiyorum ve bunun sana nasıl yansıdığını.” dedi Taylan…

”Hımmm” diyerek bir süre düşündü Deniz, sonra devam etti ; ”Onu iki şey umutsuzca bitiriyordu, biri terk edilme korkusu, diğeri de ait olamama hissi. Bunları daha önceden provalandırdığı için de asla yardım istemiyordu. Sadece söylediklerinden çıkarıyordum bunu ve bazı hareketlerinden. Köpeğiyle özdeşleştiriyordu bu korkusunu, bazen internete terk edilmenin ne kadar acı verdiğiyle ilgili fotoğraflar yüklüyordu hayvanlara dair. Saplantılı bir sevgisi vardı sanki köpeğine karşı. Sürekli hayvanın gözünün içine baktığından zavallı hayvan da hastalıktan kurtulmuyordu bir türlü. Gerçi benim tezim pesimist ruh halinin fazlasıyla empatik olan köpeklere olumsuz yansıdığıydı. Yani köpeğini bile hasta ediyordu diyebilirim mutsuzluğuyla…”

”Peki mutlu anları yok muydu hiç ?” diye sordu Taylan.
”Vardı tabi.” dedi Deniz, ”koca bir günün yarım saati belki. Kendisi dışında bir konudan bahsettiğinde yalnızca -ki bu çok sık olmazdı, dünya onun etrafında dönüyormuş gibi hissediyordu çünkü. Sanki herkes bir yerlere saklanmış ve o yakınlarından geçerken bir şekilde ona zarar vermek üzere konumlanmışlar hissi hakimdi tüm zihnine.-
Ayrıca sürekli bir şeylerde takılı kalıyordu ya da belli dönemlerinde zaman kayması yaşıyordu sanki. Birden yıllar öncesinin acı tecrübelerini hatırlayıp tekrar tekrar aynı hüznü yaşardı gün içinde. Kendine acıyordu sürekli ama bunu asla itiraf etmedi.  Bir gün bana borderline kişilik bozukluğu olduğunu söyledi ama sen bunu biliyorsundur zaten öyle değil mi ?”

Taylan evet anlamında başını hafifçe öne eğdi. Deniz devam etti ; ”Bir gün onu terk edeceğimi düşündüğü için benden ayrılmak istedi, o acıyı yaşamamak için…”
Taylan araya girdi ; ”Demek bu acıyı yaşamamak için sana yaşatmayı seçti seçti, ilginç. Belki de sandığın kadar hassas biri değildi, ne dersin ?”
”Hayır” dedi Deniz, ”birbirimize zarar vereceğimizi biliyordu…” Bunu söylerken kendi de şüpheye düşmüştü bir an..
”Peki” dedi Taylan, ”sen ne hissettin ?”
”Üzüldüm tabi ama onu anlıyordum çünkü daha önce benzer şeyleri ben de yaşadım. Zaten kendisinde mevcut olan değersizlik duygusunun tavan yapmasına da sebep oluyordu yaşadığı süreç. Yine dayanılmaz şeyler hissediyordu ve ben daha çok o acı çektiği için acı çekiyordum. Sonrasında tüm sorunlar ve geçmiş acı tecrübeler bir araya gelip son hamleyi yapıyordu onu yere yıkmak için. Böyle anlarda bir kişi seçiyordu suçlayacak ve tüm hayatının başarısızlıklarının ve mutsuzluklarının sebebiymiş gibi ölesiye nefret ediyordu ondan. Yeni bir şeye takılana kadar bu böyle devam ediyordu. O arada zaten yine ya işyerinde bir şeyler oluyor ya da köpeği hastalanıyor, böylece biraz düşünceleri dağılıyor fakat bu fazla uzun sürmüyordu.
Ait olduğu karanlık onun için o kadar bildik, tanıdık ve güvenliydi ki asla ışığı görmek istemiyordu aslında, ne kadar mutsuz olsa da. Bunu kendisine bile itiraf edebildiğini sanmıyorum, bu benim gözlemim. Çok mutlu bir anımızda birden kopuyor, kendine bir içki hazırlıyor, saatlerce denizi seyredip içkisini yudumluyordu. Böyle anlarda genelde onu acıtacak şeyler yapıyordum.”

”Neden ?” diye sordu Taylan.
– Çünkü benim yanımda dahi mutlu olamaması kendimi kötü hissettiriyordu, ben de bütün zayıf noktalarını bildiğimden birinden saldırıya geçiyordum, ya da neşeli kimliğimle onun sinirlerini bozuyordum. Canı yandıktan bir süre sonra teslim oluyordu, yani bir nevi şok gibi.
– Yani kendin için onun canını yakıyordun ?
– Evet. Bencillik biliyorum ama o da mutsuzluğuyla bana değersizlik hissi yaşatıyordu. Bununla başa çıkamıyordum.
”İlginç bir adalet duygusu.” dedi Taylan ve gülümsedi. ”Nemesis’i duymuş muydun ?”
”Hayır” dedi Deniz.
”Yunan mitolojisinde Nemesis adaleti sağlamak için intikam almayı savunan bir tanrıçadır.  Suçun cezasız kalmaması için intikam alır.” dedi ve güldüler.
Deniz ”Aaa evet” dedi, ”Şimdi hatırladım ; Themis ve Nemesis. Adalet tanrıçası Themis adaletsizlik karşısında suskun kalır, bunun yerine Nemesis yapılması gerekeni, yani onun kirli işlerini yapar.” dedi ve yine gülüştüler.
– Ama ben onun kadar merhametsiz miyim sence, o merhametsiz bir tanrıça olarak bilinir ?
”Tabi ki hayır.” dedi Taylan, ”Sadece incindiğin için incitmek istemişsin ama bakış açısı olarak benzeştirdim. Ama biliyorsun ki Denizcim, onun mutsuzluğunun seninle bir ilgisi yoktu, o hasta bir adamdı.”
– Evet, biliyordum fakat bu kadar benzer şeyler hissederken dahi kadınsı gururum bazı şeyleri kabullenmemi engelliyordu. Basit bir mantıkla beni seviyor ve benimleyken mutlu olmalı diye düşünüyordum. Aslında düşünmüyordum, böyle şartlanmıştım. Düşündüğümde anlamama rağmen gururum buna genelde izin vermiyordu. Her hareketinden bana değer vermediği mesajı almak için gözlerimi dört açmıştım sanki. Bazen onu çok hırpalıyordum ne yazık ki ! Tıpkı şey gibi, hmmmm bir torba cevizden çürük ayıklamaya çalışırsın da, bir, iki, üç, çoğu çürük çıktığında uğraşmaya değmez deyip poşetin ağzını bağlayıp çöpe atarsın ya hani ? Bazen bu vazgeçmişlikle vuruyordum sözcüklerimle ona, acımadan !!!
– Bu seni incitiyor muydu peki ?
– Bu onu incitiyordu ve akabinde beni de.
Taylan derinden bir iç çekti, bu durum Deniz’in gözünden kaçmadı, hemen kaçış cümlelerini ardı ardına sıralamaya başladı ; ”lavaboya gitmem gerek, bir sigara içseydim, eveeet böyle işte” gibi şeyler geveledi.

”Tamam Deniz” dedi Taylan, ”hadi birlikte terasa çıkalım, ben de bir sigara içeceğim.” Merdivenlerden çıkarken Taylan konuşmaya devam ediyordu.
– Bazen Ozan’ı tanımadan önceki neşeli Deniz’i çok özlüyorum.
”Memnun olmasan da, ikisi de benim.” dedi Deniz.
– Memnun olmamak değil ama Ozan’dan sonra biraz değiştin, daha bir içine döndün sanki. İyi ya da kötü demiyorum, sadece seni daha fazla gülerken görmek istiyorum, mutlu olmanı istiyorum.
Deniz’in sıkıldığını mimiklerinden algıladı ve ”Neyse” dedi Taylan,  ”konuyu değiştirmeyelim küçük hanım.”
– Evet evet haklısın.

Taylan zaman zaman onbir yıllık arkadaşlıklarının vermiş olduğu yaşanmışlıkların etkisiyle normal tarzının dışına çıkıyor, Deniz ise bundan tedirgin oluyordu. O tedirginliği fark ettiği anlarda çabucak toparlıyordu Taylan durumu.
Terastan aşağı doğru bakıp ilerideki durağı göstererek ; ”Hayatının en kötü birkaç dakikasını orada yaşadığını söylemiştin bir ara, hatırlıyor musun ? Ve bazen dakikaların seneleri nasıl heba edebileceğini… Fakat hiçbir zaman ne olduğunu anlatmadın Deniz. Gülümsemeni eksik etmeden, hazır tam da karşısındayken anlatmak ister misin ?” dedi Taylan.
Deniz durdu ve gözünü ilerdeki durağa dikti. Gözlerini kırpmıyordu bile. Yüzünün aldığı şekil bir tablo gibi oturdu yüzüne. Hiçbir mimik belirtisi yoktu. Birkaç saniye öylece kaldı, zaman sanki donmuştu onun için. İtfaiye sireniyle irkildi, ”Hadi aşağı inelim artık, üşüyorum.” dedi Deniz.

Aşağı indiler. Tekrar Taylan’ın odasındaydılar. Taylan Deniz’e döndü ve konuşmaya başladı ; ”Bak Deniz, artık daha açık konuşmamızın zamanı geldi. Benim tarzımı biliyorsun. Hiçbir zaman hastalık isimlerini telaffuz etmem, bunu kimsenin üzerine yapıştırmam ama öncelikle artık bir sorunun olduğunu kabul etmek durumundasın. Seni onbir yıldır tanıyorum ve gerçekten çok değer verdiğim bir arkadaşımsın. Bu yüzden zaman zaman profesyonelliğimi kaybedip senin oyunlarının aktörlerinden biri oluveriyorum ama bu artık sona ermeli, birlikte ne yapacağımıza karar vermeliyiz.”

Deniz kocaman gözlerini şaşkınlık içinde açmış ve kekeleyerek konuşmaya çalışırken Taylan onu susturup konuşmasına devam etti…
”Şu an ne hissettiğini tahmin edebiliyorum ancak lütfen sakin ol ve beni dinle Deniz. Bugün Nergis Teyze aradı, senin için endişeleniyor. Sana ayrı, ona ayrı üzülüyorum. Sen bu yaşadıklarının hiçbirini hak etmiyorsun. Çok iyi bir insansın, kendine neden bunları yaptığını birlikte bulabiliriz. Ozan’ı sadece bir defa gördüm ben ve onun değil, senin önce arkadaşın sonra doktorunum.  Yaklaşık iki yıldan beri seni buraya getirmenin başka bir yolu olmadığı için oyunlarına ortak olup Ozan hikayenden faydalandık ve onu hastalandırdık, hatta hastanelik ettik.” dedi gülümseyerek. ”İki yıldır gelip önce 402 no’lu odaya gidiyorsun ve orda yatan hastamızı ziyaret edip onunla tıpkı Ozanmış gibi konuşuyorsun. Hasta hiçbir şeye tepki vermediği için istediğin gibi replikler oluşturuyorsun kafanda. Bak, herkes senin iyi olmanı istiyor. Gizem, Nergis Teyze, Aslı, hepsi bir şekilde oyununa dahil oluyorlar ama artık bunu bu şekilde sürdüremeyiz çünkü o aşama tamamlandı ve yolumuza devam etmemiz gerekiyor…..
İlk hikayeye katılma fikri benden çıkmıştı ama bunun üzerinden tam iki yıl geçti Deniz, anlıyor musun beni ? Aslında hayatında tam olarak neler olup bittiğini anlamak istedim. Bunu anlamam için de önce Ozan’ı tanımam gerekiyordu. Bunu kendisiyle yapamayacağım için seninle yaptım. Sen onunla sadece iki ay birlikte oldun Deniz. Aslında anlamadığım şu ki, daha önce dört yıllık bir ilişkin vardı ve bir kez bile onun adını anmamış olmana rağmen sadece iki ay birlikte olduğun birinde neden takılı kaldığın. Sana bu kadar kötü ne yapmış olabilir ? İki yıllık terapi sürecimizden anladığım şu ki, sana zarar verebilecek biri gibi görünmüyor. Gerçi olaylar aynı kalsa da, verilecek zararın boyutu kişiye göre değişiyor. Bu adam artık yok biliyorsun, terapiler boyunca benimle Ozan hakkında geçmiş zaman kullanarak konuşuyorsun, bu demek oluyor ki aslında her şeyin farkındasın ama reddetmek ve olayları olduğu gibi kabul etmemek konusunda ayak diriyorsun. Böylelikle acıyı da bertaraf etmiş oluyorsun. O öldü Deniz, hem de bunu kendi seçti. Kabul sürecinin ilk önemli olayı bu olmalı yoksa bir arpa boyu ilerleyemeyeceğiz !!!!!…..”

Bu arada konuşmaya kendini o kadar kaptırmıştı ki, yine profesyonelliğini itivermişti bir kenara. Ardı ardına dökülüverdi cümleler dudaklarından. Aslında ne söyleyeceğini düşünmüştü fakat nokta koyamadı bir süre. Ta ki Deniz’in tedirgin ve her an dökülmeye hazır yaşların biriktiği iri ve korkulu gözlerini görene dek. Durdu, ”Sen” dedi, tekrar durdu ve elini ağzına götürerek kendini bir nevi durdurmak ister gibi parmaklarını dudakları üzerinde gezdirdi ve bir taraftan da durumu nasıl toparlayacağını düşündü. Hızlı hareket ettiği için Deniz’in paniğiyle o da panikledi birden, kendini sakinleştirmek için biraz zaman tanıdı. Çok kısa bir sessizlik oldu. Deniz odanın ortasında dikiliyordu. Yanına doğru ilerledi, kolundan tutup sırtını sıvazlayarak ”Hadi” dedi ”otur biraz, boşver yasağı masağı, al bakalım bir sigara tüttürelim birlikte.”
Deniz sigarayı aldı, yüzü gözü şişmiş, burnu kıpkırmızı olmuştu. Aslında ağlamıyordu. Hala kendini sıkıyor, bir taraftan da ağlamamak için yutkunuyordu.
Taylan Deniz’e sarıldı ve ”Belki ağlamak seni rahatlatır.” dedi. ”Kendini sıkma. İçinden nasıl geliyorsa öyle davran.”

– Ben senin doktorundan önce arkadaşınım Deniz. Hasta-doktor ilişkisi seni rahatsız ediyorsa arkadaşın olduğumu unutma. Sen benim için önemlisin. Arkadaşımdan öte benim dostumsun.
”Biliyorum.” dedi Deniz. Artık konuşurken sesi titriyordu, kontrol edemiyordu sesinin tonunu. ”Pippa’yı hatırlıyor musun ?” dedi Deniz. ”Kim ?” diye sordu Taylan. Deniz sessizce yaşlar akan gözlerini kaçırarak ve hüsran kıvamında bir gülümsemeyle ”Pippa” dedi, ”Hani şu İtalyan kız. Gebze’de bir kamyon şoförü tarafından öldürülen sevgili Pippa.”
”Evet” dedi Taylan merakla. ”Hatırlıyorum, hazin bir öykü maalesef.”
– Hiç o gecesini düşündün mü Pippa’nın ? Neler yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, yardım isterken nasıl bağırdığını, kimin yüzünü hatırladığını, kimin adını haykırdığını, hangi dilde yalvardığını, hangi noktadan sonra artık vazgeçtiğini ve kendini ölüme nasıl terk ettiğini ?….. Ruhunun bedeninden nasıl ayrıldığını, acılarının hangi noktadan sonra dayanılmaz, hangi noktadan sonra hissedilemez hale geldiğini ?…..
Deniz devam etti… ; ”İşte ben onun neler yaşadığını biliyorum ve ben artık ruhumu ölüme terk etme safhasındayım. Asla tahmin edemezsin Taylan, ben onsekiz yaşında bir çocuk değilim ve burada sana aşkımın büyüklüğünden söz etmeyeceğim hatta ben Ozan’ın ne çeşit bir aşk olduğuna bile karar veremedim hayatımda. Tek bildiğim bir ruhu alıp ikiye bölmüşler ve yarısını onun, yarısını benim bedenime koymuşlardı. Hissettiğimiz en anlamsız duyguyu bile anlıyor oluşumuza şaşırmıyorduk. Sen bunun ne denli değerli bir şey olduğunu biliyor musun ? Doğumdan ölüme dek yalnızlık duygusuyla çevrelendiğimiz bu dünyada ben iki ay boyunca bu duygudan muaf, melekler gibi mutluydum ve inan karşımdaki insanın kadın ya da erkek olmasının bile bir önemi yoktu. Kadın, erkek, dost, sevgili, kardeş, her şey olabilirdi Ozan, çünkü o benim diğer yarımdı, her ne formda olursa olsun ben onu sevecektim…”

Sesi iyice çatallanmaya başlamıştı. Bir yumru oturmuştu boğazına. Tüm benliğiyle direniyordu ağlamamak için ama gözleri pes etmişti artık.
Taylan sımsıkı sarıldı Deniz’e, ”Tamam” dedi. ”Artık kendini bırakabilirsin. Direnme lütfen, sakinleşmeni istiyorum. Tutma kendini, ağlamak dünyanın sonu değil.”
Bir taraftan Deniz’in beline kadar uzanan saçlarını okşuyor, bir taraftan da hep yanındayım dercesine biraz daha sıkı sarılıyordu. Taylan’ın parfümüyle karışmış vücudunun kokusunu hissediyordu Deniz ve yanağıyla boynu arasındaki o kokunun ona hissettirdiği garip duygunun tesirinde kaldı bir süre. Taylan gözlerini kapattı. Tuhaf bir ambiyans oluşmaya başladı. Bu dakikalarda düşünceler ve sözcükler devre dışı kalmıştı. Birbirlerine doğru çekiliyorlardı. Taylan Deniz’in başını iki avucuyla kavradı, dudaklarına doğru yavaşça eğildi. Birbirlerinin hızlanmış nefeslerinde gözlerini kaçırmadan sadece şehvetin hakim olduğu bir duyguyla bakıyorlardı gözlerinin içine. Taylan’ın iri mavi gözleri de buğulanmıştı ve bakışında zamanın ona hediye ettiği kararlılık ve istek vardı. Deniz iç dürtülerinin tesirindeydi. Tıpkı bilinci açık ama hareket edemeyen bir hasta gibiydi, donakalmıştı.
Elleri Taylan’ın göğsünde, daha fazla ilerlememesini sağlamaya çalışıyor, ıslanmış gözleriyle de bunu yapma der gibi bakıyordu. Taylan Deniz’in dudaklarına yavaşça dokundu ve onu öpmeye başladı. Deniz de bir taraftan onun dayanılmaz kokusunu içine çekiyor, bir taraftan onu öpüyordu.
Taylan bir adım daha ilerledi, Deniz’in saçlarını tutup hafifçe aşağı doğru çekti. Bilinçli olarak yaptığı bir şey değildi, ikisi de yönlendiriliyordu sanki içlerinde var olan başka bir güç tarafından. İşte Deniz tam da bu noktada bütün gücüyle itti Taylan’ı.
Taylan sarsıldı ama düşmedi. Ne diyeceğini bilemedi. İkisi de birilerinin avatarları gibiydiler o anda, fakat bağ bir şekilde kopmuştu işte. Taylan gibi biri bile konuşacak kelime bulamamıştı o anda. ”Ben özür dilerim Deniz.” diyebildi sadece.

Deniz artık ağlıyordu. Hem de hiç kendini sınırlamadan, hıçkırarak yapıyordu bunu. Bir süre sonra isyan dolu sözcükleri de katıldı hıçkırıklarına. ”Sen” dedi Taylan’a, ”kimbilir bunu ne kadar süredir planlıyorsun, hepiniz aynısınız, hepinizden ayrı ayrı ve aynı şiddette nefret ediyorum. Ucuzsunuz çünkü. Neden Ozan’ı sevdiğimi bir türlü anlamıyordun, değil mi ? Çünkü sizin gibi değildi. Asla hissetmediği bir şeyi yapmaz, hissediyorsa hissetmiyor gibi davranmaz, asla yalan söylemez ve asla beni incitmezdi.  Ne statüleriniz, ne eğitiminiz, ne de bulunduğunuz çevre değiştirmiyor sizi. 1400 sene önce dört kadın mübah kılınmış bir zümrenin takipçilerisiniz. Genleriniz bozuk sizin !!!”

”Lütfen Deniz” dedi Taylan, ”biliyorum ki söylediklerin aslında benimle ilgili değil, bunlar hayatına giren adamlarla bile ilgili değil Deniz. Bunlar seninle ilgili. Koca bir gün boyunca akşam gittiğiniz yemekten dönerken Aras’ın senin elini neden sıkıca tutmadığını konuşmuştuk, daha doğrusu senin bu konudaki incinmelerinin haklı ve haksız sebeplerini. Diğer insanlardan daha farklı şeyler yaşamıyorsun Deniz, sadece daha fazla inciniyorsun. Onları daha derinlere alıp çıkarken ise büyük boşluklar bırakmalarına izin veriyorsun, delice sevip ölesiye nefret ediyorsun.  Ya onları peri padişahının oğulları, ya da Notre  Dame’ın kamburları yapıyorsun. Yanlarında dünyanın en mutlu kadını, yalnız kalıp düşünmeye başladığında günlerce işkence görmüş bir kurban edasındaki dünyanın en mutsuz insanı.. Sevmek için bir dolu kritere uyması gerekiyor, nefret etmek için herhangi bir yanlış yapması yetiyor. Sanki yüzyıllarca yaşayacakmışsın gibi, hayatına birini almadan önce deli gibi sancı çekiyorsun, ince eleyip sık dokuyorsun. Yanlış olsa ne olacak demiyorsun. Bu kadar özenle seçip özel olduğuna inandığın için de en  ufak hatasını bile kabullenemiyorsun. Belki de daha çok ama beklentisiz ilişkiler yaşamalıydın Deniz. Ozan’a gelince, inan bana onu bu kadar sevmiş olmanın nedeni şu an yaşamıyor olması. Aksi takdirde mutlaka bir hata yapacaktı büyük ya da küçük ve bir kurbağaya dönüşecekti.”
Sesini yükselterek devam etti : ”O bir prens çünkü o bir ölü !!! Kahrolası kıymetsiz bedeninin toprağa karışarak birkaç meyve dalında kıymet bulması fikri cazip geldi ona ve hayatına son verdi. Çünkü o zayıf ve bencil biriydi. Özellikle onun sana karşı yaptığı hataları göremiyor oluşunun tek nedeniyse senin de benzer tecrübeleri yaşamış ve onun hissettiği şekilde hissetmiş olmandı. Yani iş duygulara geldiğinde sen de en az onun kadar bencildin. Yara bere dolmuş ruhunuzun daha fazla kanamaması adına karşınızdakinin apış arasına pimi çekilmiş bir el bombası bile koyardınız !!!” Ses tonu iyice yükselmişti…

Deniz’e karşı hiçbir zaman profesyonel olamamıştı fakat iyi rol yapardı. Bugünse ne profesyonelliği kalmıştı, ne de rol yeteneği. Çırılçıplaktı ve yıllarca söylemeyip içinde tutarak içten içe onu kemirip tüketmiş olan duygularının acısını, doğruları en keskin ve acıtacak şekilde söyleyerek alıyordu intikamını. Yıllarca gizlediği ve onu yiyip bitiren arzularının, sevgisinin ve belki de şehvetinin intikamı. Fakat Deniz’in yüzündeki acı ifadesi birden kendine getirdi Taylan’ı. İçi acıdı. Yıllardır incinmesin diye gözünden sakındığı insanı şimdi kendi oturmuş parçalara ayırıyordu sanki. Bunu ona yapmak o kadar kolaydı  ki kendisi için, o kadar iyi tanıyordu ki Deniz’i…
Pişmanlıkla karışık bir acı hissetti. Hemen sesinin tonunu düşürdü ve yumuşak bir ses tonuyla devam etti : ”Bak Denizcim, söylediğim şeylerin doğru olduğunu sen de, ben de biliyoruz. Üslubum için gerçekten özür dilerim ama artık bu Ozan hikayesinin bitmesini ve hayatına devam etmeni istiyorum. Bu adamın ölümünü kabul etmelisin. İnan sandığın kadar büyük bir boşluk yaratmayacak hayatında.
Ben onu çok iyi tanımıyordum. Benzediğinizi söylüyorsun. Sen sevdiğin birini yarı yolda bırakmazsın. Oysa o bıraktı. Üstelik neler hissedeceğini çok iyi biliyordu. Sevgi bu değil Deniz. Sevgi bencillikten arınmış olmalı. O kendisi için sürekli feda etti seni. Ölürken bile…”

Deniz bir taraftan ağlıyor, bir taraftan konuşmaya çalışıyordu. Sesini bir türlü toparlayamadı, sadece ”Tamam Taylan” diyebildi. Taylan sigara paketini çıkardı, hem kendine, hem Deniz’e birer sigara yaktı. Deniz sigarayı aldı, derin bir nefes çekti. Öylece aynı noktaya bakıyordu,  susmuştu. Taylan konuşmaya devam etti : ”İşim bitmek üzere, seni eve ben bırakayım.”
Deniz cevap vermiyordu. Derin bir nefes daha çekti sigaradan ve günlerdir ağzına sigara koymamış tiryakiler gibi üfledi dumanını. Taylan ortamı yumuşatmak adına başka ne yapabilirim diye düşünürken Deniz ayağa kalktı ve ”O zaman beni mezarlığa götür.” dedi.
– Ama çok geç bir saat Denizcim.
– Eğer bu işin bitmesini istiyorsan beni ona götür.
”Peki” dedi Taylan çaresizce, paltolarını alıp çıktılar. Yol üzerinde arabayı durdurmasını istedi Deniz. Küçük bir büfeye girdi ve elinde bir poşetle döndü arabaya. ”Hadi”’ dedi ”hazırız artık.”
Taylan bir hayli merak içinde ve aslında biraz da endişeliydi ama Deniz o kadar kararlı görünüyordu ki, hiçbir soru soramıyordu. Yarım saat sonra mezarlığın önündeydiler. Görevliye görünmeden içeri girdiler. O karanlıkta Ozan’ın mezarını eliyle koymuş gibi buldu Deniz ve mezarın ayak ucuna oturdu, Taylan da tam karşısına. Deniz poşeti açtı, üç tane plastik bardak çıkardı ve bir viski şişesi…
Viskiyi bardaklara doldurdu. Birini Taylan’a verdi, diğerini mezarın üzerine koydu, birini de kendi aldı…

”Pippa’nın her şey bittikten sonra kendini yukardan seyrettiğine inandım, kendine hayran hayran baktığına. Kalbinin tüm güzelliğiyle ışıl ışıl aydınlatmıştı eminim etrafını. Ama bunu yapabilmek için mücadeleden vazgeçmesi gerekti, kendini ölüme bırakması. Şimdi Taylan, ben kendimi yukarıdan seyredeceğim çünkü mücadele etmeyi bıraktım. Ölümü karşıladım ve artık vazgeçiyorum.”
Bir yudum aldı viskisinden ve devam etti… ”Sana bahsettiğim o akşam vardı ya, hani bugün terasa çıktığımızda konusu geçen.”
”Evet” dedi Taylan, ”hatırlıyorum.”

”O gün ben Ozan’la buluşmuştum ve o akşam Galatasaray’ın maçı vardı. Beni işte o durağa kadar bıraktı. Orada öpüşüp ayrıldık. O maça gitti, ben de eve doğru yola çıkacaktım. Otobüs beklerken yanıma bir kız geldi. Açık kumral dalgalı saçlı, ela gözlü, güzel bir kız. ‘Biraz konuşabilir miyiz ?’ diye sordu. ‘Tabi’ dedim. Durağın yanındaki kafede oturduk.  Telaşlı bir hali vardı, yani çok rahat değildi karşımda otururken. Birer sigara yaktık ve anlatmaya başladı. Bir aydır bizi takip ediyormuş. Bunu duymak beni tedirgin etti önce fakat sonrasında anlattığı şeyler kafamı karıştırdı. Benim Ozan hakkında hissettiğim ve onun bana söylediği ne varsa, hepsini ezberlemiş gibi bana tek tek söyledi. ‘Ne yazık ki bunlar herkese söylediği şeyler Denizcim.’ dedi. ‘Sana söylediği gibi bir rahatsızlığı yok fakat hasta ve işin kötü tarafı mevcut zekasından ötürü sanırım hep bizim gibi belli bir hayat görüşüne sahip, hassas ve kırılgan kadınları seçiyor ya da denk geliyor, bilmiyorum. O kadar güzel rol yapıyor ki, onun dünya üzerinde kalmış son mükemmel adam olduğunu düşünüyorsun.’ dedi ve gülümsedi.

Sonra kendi hikayesini anlattı. Çocukluğunda başından bir ensest olayı geçmiş, bu yüzden de uzun zaman boyunca sağlıklı bir ilişkisi olamamış. Sonra biriyle evlenmiş ama adam bunu aldatmış. Hüsran üstüne hüsran yaşayınca erkeklerden vazgeçmiş ve kendi hemcinsi olan biriyle yaşamaya başlamış, Ozan’la tanışana kadar. ‘İnce zekası ve zarif tavırlarıyla kesinlikle farklı biriydi, o kadar inanmıştım ki.’ dedi…
Kafam iyice karışmıştı. Yani tamam, Ozan’ın anormal bir tarafı vardı ama bu kız da pek normal sayılmazdı. Yeni tanıdığı birine bu kadar özelini neden anlatır ki normal bir insan ? Gerçi ben de pek normal değilim ama en azından bunun farkındayım.” dedi ve gülüştüler.

”Senin adına çok üzüldüm ama benden ne istiyorsun ?’ diye sordum. ‘Hiçbir şey.’ dedi. ‘Sadece bilmeni istiyorum. Bende derin izler bıraktı ve sana da aynısı yapmasını istemedim.’ ‘Peki ama’ dedim, ‘Ozan’ın geçmişini az çok biliyorum. O da birçok şey yaşamış ve anlattıkları pek de seven bir kadının yapacağı şeyler değildi.’ Gülümsedi ve ‘Hangilerini anlattı acaba ?’ dedi. İyice dökülmesi için onunla aynı frekansa girmem gerektiğini düşündüm ve Ozan’la ilgili birçok hayali şüphe uydurup ona anlatıverdim. Ben bunları söyledikten sonra biraz daha rahatladı ve daha rahat kurmaya başladı cümlelerini…
– Nefret, taşıması çok ağır ve nefret ettiğin kişi yok olduğunda artık taşımak zorunda kalmayacağın bir yük Deniz. O kadar bencil, özsaygısız ve kendinden nefret ediyor ki, bir gün mutlaka intihar edecek ve ben de hafiflemiş olacağım böylece.
– Söylediklerin mantıklı ama bu dediğin çok ağır değil mi, Ozan için bile olsa ?
– Hayır, ben çocukluğumda yaşadığım travmayı bile atlattım, çünkü sevebilmek için umudum vardı. Oysa o artık geriye hiçbir şey bırakmadı benden.
O kadar acı çekiyordu ki, gözlerinden anlıyordum acısını…’

Taylan araya girdi ; ”Eee, ne yaptın sonra ?”
Deniz viskisinden bir yudum daha aldı, Taylan’ın gözlerinin içine bakarak ”İşte” dedi, ”hikayenin can damarı da burada. Hiçbir şey yapmadım. İki yıldır saçma sapan bir oyunu sürdürüyorum ve bunun sebebi iki yıl önce, o gece hiçbir şey yapmamış olmam.”
– Ne demek istediğini anlamıyorum Deniz. Biraz daha açıklar mısın ?

Deniz sigarasından bir nefes daha aldı ve devam etti ;
”Kız o akşam bana bir zarf verdi ve zarfı yarın saat 12’den önce açmayacağıma dair söz vermemi istedi. Güldüm. ‘Böyle bir söz versem bile tutacağımı nereden biliyorsun ? Hem ne var bu zarfın içinde ?’ dediğimde ; ‘Sözünü tutacağını bilmiyorum, sadece hissediyorum. Zarfın içinde Ozan hakkında bir şeyler var ve bugün sana anlattıklarımı iyice sindirdikten sonra bu zarfın içindekileri okumanı istiyorum’ dedi. Ben de söz verdim. Çocuk gibi davranıyordum. Sanki aynı cephede, aynı saflarda savaşıyorduk. İstemsiz bir şekilde empati kurmuştum. Sadece acısını hissediyordum. Çok yıkık bir hali vardı Taylan !”

– Tamam canım, seni yargılamıyorum. Ne burası bir mahkeme, ne de ben bir yargıcım. Sonrasını anlat bana.
Deniz biraz üşümüştü. Ellerini ovuşturunca Taylan paltosunu çıkarıp Deniz’e verdi. Deniz teşekkür etti ve anlatmaya devam etti ;
”Yaklaşık bir saat kadar konuştuk. Sonra ben eve geldim. Zarfın içindekini merak ediyordum ama hiç tanımadığım birine vermiş olduğum söz beni durduruyordu. Sadece komplo teorileri kurdum kafamda. Kendi kendimle mücadelem iki saat sürdü ve sonra zarfı açtım.”
Taylan iyice heyecanlanmıştı. ”Zarfın içinde ne vardı ?” diye sordu merakla…
– İkiye katlanmış bir kağıt ve üzerinde tek bir cümle ; ‘Dün gece Ozan’la çılgınlar gibi seviştik !!!’

”Birden kan basıncım arttı. Gözüm döndü. Ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı düşünemedim. Bir süre odamın içinde bir sağa bir sola dolandım. Belli ki kadın hasta ruhlu biriydi, yalan söyleme ihtimali çok yüksekti ama Ozan’ın ruhunun bu kadar tanıdık olmasına karşın hissettiklerinin tavırlarına nasıl yansıdığı konusunda çok da fikir sahibi değildim işin gerçeği. Evinin anahtarı  bende vardı. Tek yapmam gereken evine gitmekti. Aslında eğer böyle bir şey yoksa bu yapacağım çok onur kırıcı olacaktı, çünkü ayrılırken bu akşam görüşeceğimize dair bir şey konuşmamıştık ve gelişimi açıklamam gerekecekti ama artık bir şeyler uyduracaktım. Hemen bir taksi çağırdım ve Cihangir’e doğru yola çıktık. Köprünün üzerinden geçerken, göreceğim manzaradan sonra onu getirip buradan aşağı atmalıyım diye düşündüm ama atmadan önce birkaç uzvunu da kesmeliydim. Bu hüsran ve aldatılmışlık duygusunun beni nasıl yok ettiğini, senelerce kendime gelemediğimi ve çok ciddi travmalar yaşadığımı bildiği halde bunu bana yapmaz dediğim Ozan demek şu an eski sevgilisiyle sevişiyordu. Ruhum, beynim, kalbim, sanki tüm organlarım ayrı ayrı acı çekiyordu ve boğazımdaki yumru kesinlikle gözyaşlarımın akmasına imkan vermiyordu. Ama bir taraftan da yalan olma ihtimalini düşünmek biraz olsun nefes alabilmemi sağlıyordu. Bu duygu çok ağırdı, taşıyamayacağım kadar ağır. Bu denli sen gibi olan birinin bunu yapıyor olması, yani bir başka insanı arzulayabiliyor olması, var olduğunu iddia ettiği duygularının hiçbirinin doğru olmadığı anlamına geliyordu ki, bu da insana tüm evrende tek başına çaresizce koşturduğu hissini veriyordu. Değer görmediği, sevilmediği, küçük düşürüldüğü…”

”Neye üzüleceğimi bilemedim. Kırılan gururuma mı, inandığım bütün değerleri temelinden sarstığına mı, geriye bana umuda dair hiçbir şey bırakmadığına mı, yoksa aptal yerine koyulduğuma mı ?… Tutmalıydım kendimi biraz daha ama yol bitmiyordu bir türlü. Taksi şoförüne bile çıkıştım. Bir an önce öğrenmek ve ölmek istiyordum çünkü, öğrendiğim an olduğum yerde yok olup gitmek. Celladına koşan kurban gibiydim. Neyse, sonunda geldik. Bir süre kapının önünde ne yapacağımı bilemeden bekledim. Yüzüme takacak maske bulamıyordum, allak bullak olmuştum. Köpeği Hera içeriden havlamaya başladı, gelen misafirlerden Ozan’ı haberdar ediyordu. Gerçi tek yaptığı da buydu. Köpek olmaya dair en ufak bir özellik taşımıyordu. Sevilmeye hazır bekleyen bir oyuncak ayı gibiydi Hera, kimbilir ne yapıyordur şimdi ?” dedi Deniz.

Viskilerden birer yudum daha aldılar. Deniz konuşmasını sürdürdü ;
”Kapıyı açtım. Salonun ışığı yanıyor ancak yatak odasının ışığı yanmıyordu. Hera da her zamanki gibi büyük bir sevinçle beni karşılamış, kuyruğunu sallayarak önümde dikiliyordu. Onun kafasını okşayıp yatak odasına doğru yöneldim. Tüm inançsızlığımla lütfen diyordum sadece, lütfen doğru olmasın…
Yatak odasının ışığını yaktım. Kimse yoktu, yatak açılmamıştı bile. Rahatlamam için gereken şey bu muydu, belki de salondadırlar diye düşündüm. Hızlıca salona doğru ilerledim ve içeri girdiğimde gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Koltukta değil, masada değil, Ozan salonun ortasında, elleri arkasından bağlı olarak, bir sandalyede öylece oturuyordu… Yüzündeki ifadeyi unutmam sanırım olası değil. O kadar korkunç bakıyordu ki bana. ‘Burada ne yapıyorsun ?’ dedim şaşkınlıkla. Cevap vermedi, donmuş gibi ifadesizdi. İşte o anda zarftaki tek cümlelik notun yazarı Selin’in koltukta oturduğunu fark ettim. ‘Hoşgeldin Deniz.’ dedi. ‘Seni sandalyenin tam karşısındaki koltuğa alacağım.’ Elinde küçük bir tabanca vardı. Hayatımda ilk defa böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalıyordum. Tahmin edemeyeceğin kadar korkmuştum. Koltuğa oturdum, Hera bu sefer de Selin’in önünde kuyruk sallıyordu. En azından bu bile eve defalarca girip çıktığının kanıtıydı. Her şey yalan değildi yani. Çünkü tüm tavırlarıyla sahibinin kopyası olmuş bu tüy yumağı tanımadığı herkese son derece nemrut davranır ve onu güven çemberine almadan kendisine yaklaşmasına bile izin vermezdi. ‘Ne demek oluyor bu Selin ?’ dedim. Selin o kadar sakindi ki, anlatamam. Sanki bunu defalarca yapmış edası vardı üstünde. Profesyonel sapık…” dedi, gülüştüler Taylan’la…

Viskilerden birer yudum daha alındı…

”Bana dönüp ‘Ozan bugün intihar edecek biliyor musun ?’ dedi, ben daha da korkmaya başladım. Masanın üzerindeki viskiden, şişenin yanında duran bardağa doldurmamı istedi. Söylediğini yaptım. Ona doğru getirirken ‘Hayır’ dedi. ‘O viskiyi Ozan içecek. O kadar sarhoş olacak ki kendini asmak için cesaretini toplayacak. Belki de gazı açar, değil mi Ozan ?’ dedi. Ozan ben gelmeden önce yeteri kadar konuştuğu için mi bilinmez, sessizdi. Belki de çok kormuştu, bilmiyorum. Elleri sandalyenin arkasından kelepçelenmişti. ‘Bunu neden yapıyorsun ?’ dedim. ‘Bu yaptığın çok mantıksız ve bundan asla kurtulamazsın. Önünde sonunda seni bulacaklar. Yıllarca hapiste çürümeye değer mi ? Hem bu kadar kötü ne yapmış olabilir ki Ozan sana ?’

‘Ellerini bir süre çözemeyeceğimiz için içkiyi içmesine sen yardımcı ol, bu arada Ozan da sana anlatsın neden bunu yaptığımı. Ya da onu anlatmasın da, nasıl hastalıklı bir kadın avcısı olduğunu, ağına düşürdüğü bütün kadınlara farklı karakterler ve maskelerle yalan geçmişler uydurduğunu, önce kendine acındırıp sonra bu hassas adam rolüyle tüm kapıları nasıl açtığını ve sonra birdenbire ortadan nasıl kaybolduğunu…’
Ozan ağlıyordu, ‘Yeter Selin lütfen artık bitir bu saçma oyunu.’ diyordu. Selin sinirlendi, sesini yükseltti ; ‘Yeten nedir Ozan ha, yaşadığım onca kötü şeyin sona ereceğini söyleyip beni kandırman, sonra da gidip en yakın arkadaşımla yatman mı ? Sen gerçekten hasta bir adamsın. Oynadığın bu garip oyunlardan tuhaf bir haz alıyorsun. Ruh ikiziydik, öyle mi ? Ulan ben kimseye böyle kazık atmam, ne ikizi hayvan herif !!!’ diye bağırdı. ‘Bir an önce sarhoş olsan iyi edersin. Bu sana son kıyağım, uyarıyorum yoksa canın çok yanacak !!!’ dedi. ‘Bana böyle anlatmamıştı.’ dedim ağlamaklı bir ses tonuyla. Ozan sevgilisinin onu en yakın arkadaşıyla aldattığını ve bu olaydan sonra yıkıldığını söylemişti. Kulaklarıma inanamıyordum, Ozan bunların hiçbirini inkar etmiyordu…

Selin’in yaşadığı sürecin başlangıcındaydım. Hayatımda o kadar özel bir yere koyduğum adamın en iğrenç yönlerini öğreniyordum. Bir taraftan da Selin’in gözlerindeki öfke, acı ve nefreti hissediyordum. Selin bana baktı ve ; ‘Bu şerefsizin de diğerlerinden hiçbir farkı yok aslında, bunun farkı oyun oynuyor oluşu, olmadığı gibi görünmek konusundaki yeteneği. Eminim sen de hayatının adamıyla karşılaştığını düşünüyordun.’ dedi gülerek. ‘Artık öyle düşünmüyorum.’ dedim. Ozan gözlerime baktı ; ‘Özür dilerim Deniz…’ dedi. ‘Özür dilemen hiçbir şeyi çözmeyecek.’ dedim. ‘Senin insanların yüreğine koyduğun güven ve ardından yarattığın hüsran alelade insanların yapabileceği birşey değil, o yüzden bedeli senin için de, bizim için de ağır oldu.’ Selin  silahla Ozan’ın kafasını iterek ‘Ailen hakkındaki masalı da anlattın mı Deniz’e ?’ dedi. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü, o da mı yalandı ? ‘Denizcim, Ozan beyimizin köklü ve varlıklı, çok iyi bir ailesi var. Yıllardır bu adamın pisliklerini temizlemekle uğraşıyorlar. Yani sana anlattığı gibi parçalanmış, sorunlu bir aile yok ortada. Bu da kendisinin acındırma politikalarından biri.’
‘Peki ya kardeşinin alkol problemi ?’ dedim. Selin güldü ; ‘Valla kardeşi yıllardır bu adamın arkasını toplamaktan bunaldığı için alkolik olabilir belki de. Ama onun dışında hiçbir sorunu falan yok çocuğun.
En yakın dostum dediği yalaka da bunun değişik bir versiyonu ama onunla tanışma sürecini doldurmamışsın daha, üç aydan önce tanıştırmıyor. Yaptığı her şey önceden yazılmış gibi planlı, biri ile diğeri arasında milim oynamıyor. Sürekli aynı oyunu farklı karakter maskeleriyle tekrarlayıp duruyor, o yüzden neler yaşadığını çok iyi biliyorum, hatta Yeşim’in de, Çiğdem’in de, Merve’nin de, daha sayayım mı Ozan ???’ dedi.
Ozan’ın sinirleri iyiden iyiye bozulmuştu. ‘Lütfen’ dedi ‘Tamam suçluyum ama sen de tanrı değilsin. Şu an yaptığın şey tanrıyı oynamak !!!’
Selin onu susturdu ; ‘Sen yeterince konuştun Ozan bey, şimdi sıra bende.’
Sonra bana döndü ve ; ‘Git, bilgisayarını aç şimdi.’ dedi. Kalktım, Ozan’ın bilgisayarını açtım ve Selin’in söylediği dosyalara girdim. Midem bulanıyordu. O ince, hassas ruhlu Ozan’ımızın yüzlerce seks videosu vardı. Yattığı bütün kadınların gizli kamera kayıtlarını tutuyordu burada. ‘Şimdi kendi videonu sil.’ dedi Selin. Şok üzerine şok yaşıyordum. ‘Benimle yaşadığı süreç neydi ki, kızı delirtmiş işte.’ diye düşündüm ama yine de öldürülmeyi hak etmiyordu. Bu çok ağırdı…

Selin’e dönerek ‘Vazgeç !’ dedim. ‘Bu adamı kaale almak olacak bu yaptığın. Bırak ne hali varsa görsün, hayatına devam et.’
Selin güldü ; ‘Hayatım mı ? Sen umudu olmayan insanların yaşayabileceğini düşünüyor musun ? Tam iki yıl boyunca kandırıldım ben. Geçmişimde yaşadığım bütün travmaları atlatmıştım. Sen biriktirdiğin ve yüreğinin en ücra köşelerine atıp üstünü örttüğün acıların son bir kıvılcımla alev alarak çığlık çığlığa tüm benliğini ele geçirdiği ve seni yok ettiği hissini bilir misin ? İşte ben o noktadayım, artık benim için dönüş yok !!!’ dedi. ‘Bu adam sarhoş oldu ve sarhoş adamlar çok cesur olur. Onun intiharına kimse şaşırmayacak, kendini asıverecek tavana.’ dedi ve bir kahkaha patlattı. Korkuyordum. Haklı görünse bile yaptıkları ruh sağlığı yerinde insanların yapacağı şeyler değildi.

Bir gülüyor, bir kızıyor, bir gözleri doluyordu, kesinlikle kontrolü kaybetmişti. Benim korkum biraz hafiflemişti ya da içinde bulunduğum ortamı kanıksamıştım, bilmiyorum. Sanki kader birliği içindeydik ama mantığım geride asla bir tanık bırakmayacağını söylüyordu yine de. Ozan alkolün de etkisiyle iyice çözüldü. Cümleleri dağınık da olsa söyledikleri anlaşılıyordu. ‘Bunu yapma.’ diyordu, yeminler ediyordu bir daha kimse ile oyun oynamayacağına dair. Bu cümleleri sarf ederken kafası omzunun üzerine düştü, sızmıştı. Selin kelepçesini çıkardı ve sandalyesini devirdi, Ozan yere düşmüştü.  Bana dönüp ‘Evde sana ait ne kadar eşya varsa alsan iyi edersin, bir daha onunla görüşmeni istemiyorum.’ dedi. ‘Zaten onu öldürmeyi planlıyorsan nasıl görüşebilirim ki ?’ dedim. Selin güldü ; ‘Öldürmek mi ? Ben kimseyi öldüremem ama öldüresiye korkutabilirim. Eminim sana benden hiç bahsetmemiştir. Ben tiyatro oyuncusuyum ve yüzünün aldığı hale bakılırsa iyi de bir oyuncuyum.’ dedi, kahkahalarına karıştı sözleri. Garip bir oyunun ortasında kalmıştım. Ne yapacağımı Selin söylüyor, ben de yapıyordum fakat içten içe dengesiz tavırları yüzünden senaryonun en kötüsünü düşünüyordum. Belki de öldürmek istediği Ozan değil de bendim, kimbilir ? Ama Selin’in içindeki nefreti iliklerime kadar hissediyordum. Bu neydi o zaman ? Bu kadar da iyi oynayamazdı herhalde. Hera da Selin’e o kadar alışkındı ki, bunca zamandır hiçbir huysuzluk yapmamıştı. ‘Hadi çıkıyoruz.’ dedi Selin. ‘Bu gerizekalı yarın öğleden önce uyanamaz. Uyandıktan sonra da bir iki saat cennette miyim, cehennemde mi sorunsalı üzerine kompozisyonlar yazacak beyninde.’ Bunları söylerken inanılmaz bir keyif aldığı her halinden belliydi. Gerçi Ozan’ın ona yaşattıklarının yanında bir iki saatlik korku yaşamış olması çok da bir şey değildi ama Selin’in egosunu tatmin etmeye yetmişti sanırım. ‘Seni Taksim’e kadar bırakacağım.’ dedi. Onun arabasına bindik. Yolda bana bir zarf daha verdi ve ‘Bak’ dedi. ‘Eğer polise gidersen kayıtlı videonu tüm ülke seyreder. Sana onu sildirmeden önce bir kopyasını alacak kadar aklım var, tahmin edersin ki.’
‘Hayır’ dedim, ‘zaten bir şey olmadı, unutabiliriz.’
‘Unutup unutamayacağımızı zaman belirler.’ dedi. Taksim Meydanı’nda indim. Bir taksiye atlayıp hemen eve geldim. Yaşadığım olayı sindirmeye çalışıyordum. Her şeyden kötüsü de artık Ozan da o silik yüzlerden biri olmuştu… Ne sırta hançer, ne duyduğun yalan, ne de bir pula satılmak… En üzücü olan, baktığın yüzü diğerlerinden ayırt edemez olmak Taylan !!!” dedi Deniz….
Bunu o kadar içten söyledi ki, ikisinin de gözleri dolu dolu olmuştu. ”Neyse” dedi ”o arada da notu çıkardım çantamdan.”
Taylan ”Aaa evet, not.” dedi. ”Ne yazmış dengesiz kadın ?”

Deniz gülümsedi ; ”Hepsi ezberimde ama yine de onun kelimeleriyle okumalıyım.” deyip cebinden bir kağıt parçası çıkardı.

”Sevgili Deniz,

Sana ilk notu verirken onu o akşam açacağını biliyordum. Amacım seni Ozan’ın evine getirtmekti ve onun cezasını senin elinle vermek. Böylece hem senin, hem de benim intikamımı aynı anda almak. Benim Nemesis’im olmanı istedim kısacası. Ona içirdiğin içki zehirliydi. Şu sıralar zehir kanına karışıyor, yaklaşık bir saat içinde ölmüş olacak…
İstersen hemen hastaneyi arayabilirsin, acil doktor müdahalesiyle kurtulur. Bunun kararını sana bırakıyorum. Elimde herhangi bir delil yok. Evde sana ya da bana uzanabilecek tüm ayrıntıları yok ettim. Eğer polise gider ve herşeyi anlatırsan Ozan kurtulacak, ben de hapse gireceğim. Senin hakkında da en ufak bir bilgi vermeyeceğime emin olabilirsin.

Ama bunu yapmadan önce düşünmeni istiyorum. Senin, benim ve bizim gibi bir sürü kadının samimi duygularıyla oynayan, hasta ruhlu bir adamı ortadan kaldırdık. Bu sayede gelecekteki muhtemel kurbanlarına da iyilik yaptığımızı düşünüyorum. Onun yaptığından daha kötü bir şey yapmadık. O zaten yıkılmış kadınları bulup, kalan son umutlarının da üzerinde tepiniyor, onları ölmekten beter hale getiriyordu.

Bunu sen ve ben yaptık. Seni bu işe ortak ettim çünkü bunun yükünü tek başıma kaldıramazdım. Doğru yaptığımı söyleyebilecek birine ihtiyacım vardı ve eğer sen bu akşam polise gitmezsen ben doğru davrandığımı bileceğim. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünüyorsan hiç durma, ara polisi. Ama gerçekten vicdan sahibiysen, bunca kırılmış onurun bedelini ödettiğimizi, gelecekte belki çok daha fazlasını yapacak olan bir adamı durdurduğumuz gerçeğini anlayabilirsin.

Yaşam bizim zihnimizde kurduğumuz kadar komplike değil. Bir kanser hastasını yaşatmak için yapılan işlem vücudundaki kanserli hücreleri  kesip almak, bu kadar basit. Bizim yaptığımız da bundan farklı bir şey değildi. O bir kanserli hücreydi Deniz. Sahtekar, ucuz, özgüvensiz… İşin daha da kötüsü, çevresindeki herkese zarar veriyordu, inan bana. Ben onu senin tanıdığından çok daha uzun süredir tanıyorum. İnsan olarak değer verilecek biri asla değil. Düşün ve lütfen yanlış kararlar alma. Güzel fidanların zarar görmemesi için ayrık otlarından birini kopardığımızı ve böylece artık fidanların zarar görmeyeceğini düşün, hepsi bu…

Kendine iyi bak.
Selin…”

Uzunca süren bir sessizlik oldu. Yüz ifadesi allak bullak olmuştu Taylan’ın. Deniz içkisinden bir yudum daha aldı, çakırkeyif olmuştu. Burnu, yanakları kıpkırmızı olmuş, gözleri de ağlamaktan şişmişti. Yavaş yavaş ve çatallanan sesiyle konuşmaya devam etti ; ”Bugün bana Nemesis’ten bahsederek hafızamın derinliklerine gömmeye çalıştığım bu öyküyü tetikledin aslında. Adalet duygusuyla intikam alan merhametsiz tanrıça Nemesis… Haklıydın. Dünya üzerinde o kadar çok adaletsizlik var ki. Ve bunlar asla var olan adalet sistemiyle çözülemeyecek problemlerin küçük küçük yansımaları. Örneğin Pippa ! Onun ölümüne sebep olan adama tıpkı ona yaptığı gibi önce tecavüz edilmesini, sonra tüm vücudunun kesikler içinde bırakılıp, tuz dolu bir havuza atılmasını, iki gün aç susuz bırakıldıktan sonra kafasının yavaşça kesilmesini çok isterdim. Fok katliamı yapan adamların çivili sopalarla kafalarına vurularak karların üzerinde debelenmesini, Japonya’da balinaları katleden avcıların elleri ve ayaklarından iki ayrı tekneye bağlanıp parçalanıncaya kadar çekilmesini, kürk diye yırtınan mezarlık taşıyıcılarının üzerindeki cesetlerle benzin döküp yakılmasını, ‘Kadınlar Cuma namazı kılabilir.’ dediği için hunharca katledilen Gonca Kuriş’in katillerinin Boğaz Köprüsü’nden ölene kadar baş aşağı sallandırılmalarını, Mumcu’nun, Kışlalı’nın, Hrant’ın katillerinin her gün bir parça zehir verilerek, yavaş yavaş öldüklerinin farkına vararak acı içinde ölmelerini isterdim. Onyedi yaşındaki Medine’yi diri diri toprağa gömen babası ve dedesinin ellerinin ayaklarının bağlanarak kanalizasyona atılmalarını, her yarım saatte bir çıkartılıp vücutlarının bir yerlerinde bıçak yaraları açılmasını ve ölene kadar bunun tekrar edilmesini…”

Gözlerinden nefret okunabiliyordu sadece… ”Nefret, taşıması çok ağır bir yük.” demişti Selin ama vicdan rahatsızlığı taşınmıyordu bile. Ne derse desin, Deniz bunu kaldıramamıştı. O geceden beri sürekli olarak adalet kavramı üzerinde düşünüp kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu, ruhunu ve vicdanını temizlemeye çalışıyordu ama bu imkansızdı onun gibi biri için. ”Onun ölümüne göz yummak olayın faili olmakla aynı şey değildir.” diye düşünerek içini rahatlatmaya çalışıyordu ama Deniz aslında Selin’in başladığı işi bitirmişti, suç ortağıydı o. Bunu nasıl taşıyacaktı ölene kadar ? Çok ağırdı ve o artık dayanamıyordu…

Taylan iki eliyle yüzünü kavradı. İri mavi gözleriyle Deniz’e bakıyordu. Denizse gözlerini kaçırıyordu artık. Mezarın üzerinde duran viski bardağına odaklanmış, hiçbir şey söylemeden öylece duruyordu. Tüm bu söylediklerinin duyduğu vicdan azabını bastırmak için olduğunu biliyordu.  Taylan’ın gözlerinde çaresizlik vardı. Derin bir iç çekti ve ”Sözün bittiği yer.” dedi.

Söz gerçekten de bitmişti. Deniz’in gözlerinden artık yaşlar süzülüyor ama hiç sesi çıkmıyordu. Her şeyi olduğu gibi bırakıp kalktılar. Taylan Deniz’e sarıldı ve ortamın kasvetine rağmen Deniz birine anlatabilmiş olduğu için az da olsa rahatlamıştı.
Yaprak hışırtıları arasında yavaşça mezarlığı terk ettiler….. Uzaklarda bir yerden hafif bir müzik sesi duyuluyordu…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s