Gezi Bağları’nda dolanıyorum…

DirenisBu görüntü Gezi Parkı direniş hareketlerinin simgesi olarak belleklerimize kazındı ama her şey gerçekten de birkaç ağaçla başladı aslında ve o ağaçları korumak isteyen bir avuç temiz yüzlü çiçek çocukla…

Başbakan söyleminde çok haklı, iş ağaçla başladı ama sonrasında hareketin gelişimi birkaç ağacın çok ötesine gitti. Hepimiz doğayı, hayvanları, bitkileri severiz elbet ama bugüne dek kimbilir kaç yüz, bin ağacın topluca kesildiğini duyduk, gördük de, hiçbirimiz akın etmedik sokaklara, meydanlara…
Kimbilir kaç sokak hayvanının katledildiğini öğrendik de, ‘Elleri kırılsın’ demek dışında bir şey yapmayı düşünmedik hiç.
Neden bu kez farklı oldu ? Ne başbakanın, ne de bizlerin hiç tahmin edemeyeceği bir boyuta nasıl ulaştı bu hareket ? Bu sorunun cevabı çok da karmaşık değil aslında. Tükenen sabırlar patladı, özellikle son birkaç senedir iktidarın tek adam yönetimi ve diktasına dönüşen idaresinden bıkmış, usanmış ve bugün Türkiye’de bir fikirsel azınlığa dönüşmüş kesim tepkisini bu birkaç ağaç üzerinden dışa vurdu, hepsi bu.

Türkiye tarihinde bir kilometre taşıdır Gezi Parkı direnişi ve doğrudur çok da güzel, naif ve saf bir hareket olarak başlamış olduğu. 31 Mayıs’tan itibaren istisnasız her gün Taksim’de olan biri olarak, bu hareketin ilerleme sürecini gün be gün gözlemleme şansına sahip oldum. İlk gün yaşanan anarşi, sarf edilen küfürler ve duvar yazıları bu çapta ve özellikte bir halk hareketinin içinde hoş görülmesi gereken olaylardır. Kendi emniyet gücü tarafından üzerine binlerce gaz bombası yağdırılmış insanların o ruh halindeyken kamu malını gözetmesini beklemek gereğinden fazla iyimserlik olur. Kaldı ki, polis müdahalesinden sonra parka ilk olarak girildiği 1 Haziran gününün gecesinden itibaren bu vandalizme karşı ortak bir oto-kontrol mekanizması da geliştirdi eylemciler. Zarar vermek isteyenleri uyardılar, engellediler, ellerinden geldiğince barışçıl ve demokratik bir eylem yaratmaya çalıştılar parkta.
Peki sonra ne oldu ? Bu 10 günlük süreçte Gezi Parkı direnişi nereden nereye ve nasıl geldi ?

Türkiye’nin son 10 gününü objektif olarak değerlendirdiğimde tek bir sonuç görüyorum : Başbakan süreci son derece başarılı yönetti.
Bu sonuca varmak için tek yapmamız gereken, olaylara onun gözünden bakmak. Normalde sesini çıkaran herkesin kafasına vurarak susturan devlet, ilk defa beklemediği büyüklükte bir tepkiyle karşılaştı ve özellikle 30-31 Mayıs tarihlerinde aynı bilindik taktiği uygulamaya devam ederek hata yaptı. Ancak şiddet gösterdikçe kalabalığın arttığını üçüncü gün fark etti ve 1 Haziran günü hemen polisi Taksim’de geri çekti, çünkü normalde birbiriyle birçok noktada ayrışan tüm gruplar (FB-GS-BJK, Türk ve Kürt milliyetçiliği, dindar-dinsiz vs.) ortak bir düşmana karşı birleşerek çoğaldılar. Bunu fark eden başbakan, 1 Haziran’da ortak düşmanı ve dolayısıyla insanların birleşme sebebini ortadan kaldırmak için polisi Taksim’den çekti. Bu günden itibaren birleşen tüm bu grupların yavaş yavaş ayrılmaya başladığını gözlemledik.

1 ve 2 Haziran tarihlerinde parkta ve meydanda bulunan barışçıl ve entellektüel ortam yerini zamanla, park içinde giderek artan seyyar satıcılar, birbiriyle çatışan BDP’liler ve Mustafa Kemal’in askerleri, parkta Facebook fotosu çektiren anlamsız bireyler ve bu mozaiğin içinde giderek boğulan gençlere bıraktı.
Bugüne dek hep apolitik olmakla eleştirdiğimiz, bir işe yaramayacaklarını iddia ettiğimiz, iphone’ları ve markalı giysileri dışında hiç bir şeye önem vermediklerini sandığımız bu gençler, iphone’larıyla bir devrim yaptılar aslında ve hepimize büyük dersler verdiler.
Ancak maalesef başbakanın kibrine çuvaldızı batırırken, kendi iğnemizi unuttuk ve 21. yüzyılın bu yeni dünyasında bizlere olanca saflığıyla birşeyler anlatmak isteyen bu çocukları bir kez daha görmezden geldik. ‘Devrim yapılacaksa, onu da en iyi biz yaparız.’ dedik ve aldık sazı elimize.

Aklı ve fikri hala iki yüzyıl öncesinde kalan siyasi söylemlerle Marksizm’den, Leninizm’den, sosyalizm ve komünizmden bahsettik, oysa yalnızca özgür, bağımsız ve demokratik bir yaşam hakkı istiyordu bu çocuklar.
Kafası hala 1938’de kalanlarımız ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz.’ diye yürüdüler meydanda, oysa kimsenin askeri olmak istemiyordu bu çocuklar.
1980’den beri bir adım ilerleyememiş olanlarımızın ‘Darbelere hayır, askeri vesayet istemiyoruz.’ çığlıkları yankılandı Gezi Parkı’nda, oysa bu çocuklar ne bir darbe yaşamışlar, ne de öyle bir düşünceyi akıllarından geçiriyorlardı.
‘Aman meydanı ulusalcılara bırakmayalım.’ diyerek bayraklar açan Kürt milliyetçileri acaba hiç mi düşünmediler bu çocukların sadece bir tek millet ya da etnik grup için değil, tüm insanlık adına orada olduklarını ?

Ama onları dinlemedik. Hepimiz ruhumuzun bir yerlerinde kalmış eski yaralarımızın sızıları ve olanca bencilliğimizle kendi savaşımızı vermeye çalıştık Gezi Parkı’nda. Yarının sahibi bu çocuklara kulak vermedik, aksine her geçen gün seslerini daha da boğduk ve bastırdık onların…

Onlarsa hala parkta barışçıl bir sürreal Şirinler Köyü yaratmak için çalışıyorlar ancak artık hareketin ekseninden tamamen uzaklaşıldığı bir gerçek. Dünkü mitingde Gezi Parkı direnişinin çıkış noktasıyla ilgili tek bir söz söylenmezken, kimin sözcüsü olarak o sahneye çıktığını anlamadığım kişilerin ‘Bu düzeni yıkacağız, sosyalizmi getireceğiz.’ eksenindeki konuşmaları ve özgürlüğü parkta durmaksızın bira içmekten ibaret sanan kesimin davranışları hepimizi hareketin rotasından tamamen saptırdı.
Tüm bu süreç boyunca başbakan agresif tutumunu hiç bozmadan kendi tabanını ateşlemeye devam ediyordu. Başbakanın endişeli olduğu gerçek, çünkü bu kez karşısında oldukça dişli bir rakip var. Ancak yine de bazı kayıpları göze alarak, en iyi bildiği taktiği, yani Kasımpaşa’lı delikanlı rolünü oynayacak ve Gezi Parkı direnişinin kendi kendini yemesini izleyerek bu kritik virajdan da lider olarak çıkmayı başaracak.

Ana akım medyanın olaylara başını çevirmesi nedeniyle hepimiz 10 gündür bu direnişi yanlı bir yayın yapan Halk TV’den izliyoruz ve kendimizi başbakanın paniklemiş olduğuna ve korkudan ne yaptığını bilmediğine inandırıyoruz. Oysa işin aslı bu sahte zafer sarhoşluğumuzdan çok farklı. Hatırlatmak isterim ki, yarın bir seçim olsa AKP’ye alternatif olarak siyasal arenada başarı elde edebilecek hiçbir parti yok. Zaten başbakanın sürekli olarak ‘Sandıkta görüşürüz.’ kartını korkusuzca oynayabilmesinin sebebi de bu.
Yalnızca kendi kazanımını düşünen anti-demokrat bir kişinin gözünden olaylara bakarsak, AKP’nin tükenişe doğru gitmediğini, aksine bu kadar ciddi bir yenilgi riskinden son derece akıllıca sıyrıldığını söyleyebiliriz.

Bu noktada bu durumu değiştirebilecek tek olasılık, yeni ve güçlü bir siyasi oluşumun çok acil olarak ortaya çıkmasıdır. Aksi takdirde biz bu direnişten hiçbir edinim sağlayamayacağımız gibi, sarsılan ekonomimizle birlikte çok daha zararlı çıkacak ve bu gençlerin olanca saflıklarıyla bizlere vermek istedikleri dersi çok daha acı bir yolla alacağız, tabi eğer alırsak…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

2 responses to “Gezi Bağları’nda dolanıyorum…

  1. Bu gün Taksim’e gideceğim tekrar, gözlerine inanmak istiyor insan, tekrar dolaşacağım o sokakları ve caddeyi, var mutlaka bir yanlış…

  2. Söyleyecek birşey bulamadım yok da zaten ama şu konuda da sana hakvermemek mümkün değil ki o da başbakanın krizi çok iyi yönettiği, muatap bulamayan halk çıldırdı ve olayı yatıştıracağına körükleyerek istediği öfke sınırını aştırdı ve bunlar böyle zaten’i de yapıştırdı, gözlerim doldu inan cumartesi Taksim’i gezerken gezmek demeyelim de işte neyse artık o…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s