Bugün Benim Doğumgünüm…

TaksimBugün benim doğumgünüm… Ve artık kırklı yaşlarının eşiğinde bir adam olarak, hayat her geçen yıl biraz daha demleniyor sanki. Hani yeri geldiğinde ayakkabı kutularını bile kanıksarken, yüzgecine taş bağlanarak öldürülen Caretta’ya hala için için ağlamak gibi… Hani bir yandan süslerken evdeki yılbaşı ağacını ve izlerken televizyonda TOMA’ların üstünde patlayan havai fişekleri, ‘Sık bakalım..’ diye bağıran gençlerin arasında olmayı istemek gibi…

Hayat öyle veya böyle akıp gidiyor çünkü. Ve adına Ortadoğu denilen öyle bir gayya kuyusunda yaşıyoruz ki biz, aldığımız her nefes; yaşadığımız ve bir daha geri gelmeyecek o anın tadını çıkarmakla, bitmek bilmeyen bir isyana ortak olmak arasında sürekli değişen bir tercih bizim için. Bazen bu tercihler o kadar hızlı değişebiliyor ki, taze demlenmiş bir çaydan aldığın ilk yudumun hemen ardından az ötende patlayan bir gaz bombasıyla ayağa fırlayıp, okkalı bir küfür patlattıktan sonra kendini atabiliyorsun sokaklara. Dünyada bu tür bir yaşam biçimini kanıksamış, ya da kanıksamak zorunda kalmış milletler var, bir de bize hiç benzemeyen halklar. Hani insanlarının en büyük derdi iphone’un yeni sürümünün ne zaman satışa çıkacağı veya Noel’de hangi kostümü giyeceği gibi gündemleri olan, bizim coşkulu eğlencelerini gıptayla izlediğimiz ama yine de kendi lirik acılarımıza tercih etmediğimiz ülkeler bunlar…
Tercih etmiyoruz diyorum çünkü tuhaf da bir Stockholm sendromu içindeyiz hepimiz. Mayamızın mazohizmle yoğrulduğu bu toprakları tutkulu bir acıyla seviyoruz biz. Ve dünyanın öbür ucuna da gitsek, yeryüzü cennetlerinde yaşama imkanı da bulsak, yine de içimizde hep bir gün ev’e geri dönmenin hayaliyle yaşıyoruz.

Buraya; ayakkabı kutularından milyon dolarlar çıkarken, metro turnikesinden kaçak geçen çocuğun kafasının yarıldığı bu ülkeye… 14 yaşındaki çocuklara babası, dedesi yaşında adamların tecavüz ettiği, sokaklarında satırla dana ve insan kovalanan, bir suç bile isnat edilmemiş insanları yıllardır demir parmaklıklar arkasında çürütülürken, başkent belediye başkanının sosyal medyada çoluk çocukla atıştığı bu ülkeye dönmek istiyoruz biz. Ouokl’ların, hüloğğğğ’ların arasına, kefenli, pamuklu, takunyalı, çarşaflı, biber gazı soslu bu topraklara…
Ve işte bunun için bizi hiç anlamıyor elin Amerikalısı, İngilizi, İtalyanı, Almanı… Hiç anlamıyorlar dünyanın dört bir yanında da olsak, neden hala oralara gurbet ve buraya memleket dediğimizi.

ResistanceÇünkü bütün bu kirin, pasın içinde, ufacık bir aralıktan görebildiğimiz gün ışığına aşığız biz. Çünkü bu topraklarda eli sopalı devlet erkinin ‘Dağılın !’ uyarısına ‘İnş cnm yhaaa.’ diye cevap veren, biber gazına Talcid’le, basınçlı suya yekten vücutlarıyla karşı koyan gencecik kızlarımız var bizim. Üzerlerine yağdırılan gaz fişekleri daha yere düşmeden, ‘Bana bıraaaak’ nidalarıyla üzerine koşan, bacak kadar veletlerimiz var. Ve ‘Yıkılacaksın ey iktidar !’ dedikten yalnızca saatler sonra bir sokak arasında, üzerine acımasızca indirilen darbelerle yere yıkılan ‘Korkmaz’ gençlerimiz var. Bu yüzdendir ki, ‘Daha 19 yaşında, düşlerinde özgür dünya…’ dizelerini duyduğumuzda gözümüze yaş, boğazımıza yumru oturuyor bizim. Zinhar üzüntüden değil, saygımızdan…
Bu yüzdendir ki sancılı bir tutkuyla seviyoruz biz gece yarısı apartman kapılarını açık bırakan teyzeleri, dozer kullanmayı bilen gençleri, tencere tavalarla ortama rahatsızlık verenleri, çocuklarını ‘almaya’ gelen anneleri, Divan Otel’i ve iphone şarjını…

Çözmek mümkün değil bu toprakların şifresini. Köpeklerin ağzı bağlı çuvallara konup ormana atıldığı, fok balıklarının pompalı tüfeklerle vurulduğu yerde, üç bacaklı ve gözleri görmeyen kediye sahip çıkıp, yuva bulmaya çalışanlar var çünkü. Kendisinden toplanan vergilerle alınan milyon dolarlık ölüm makinelerinden sıkılan biber gazlarına kağıttan maskelerle karşı koymaya çalışan bir halk var…
Kime, nasıl anlatırsın ?…

Bugün benim doğumgünüm. Bir yaşın daha sonuna geldiğim memleketimde çok şey yaşadım bu yıl. Ve sanırım benimle birlikte bu topraklardaki herkes unutulmayacak bir yıl geçirdi. Bizleri, birbirimizi hiç tanımadan birbirimize bağlayan o gizli bağları gördük bu yıl. Hani hep içten içe biliyorduk da aslında, hatırladık diyelim. Kızlı erkekli direndik, birbirimize Talcid’ler, moraller verdik. Yaralarımızı sardık. Her gece eve dönerken sokaklarda olanların endişesiyle koştuk televizyonlara. Mucize hortumu, tüy dökücü kremi, horbit’i ezber yaptık. Makbule’yi daha çok sevdik penguenlerden… Zorda kalınca dozer bile kullanabildiğimizi öğrendik, ve yeri geldiğinde 300 Spartalı’dan bile güçlü olabildiğimizi. Duran adam bile olduk da, yine de boyun eğmedik bağzı boyunsuzlara inat… Hepimiz Ethem olduk, hepimiz Abdullah, hepimiz Ali İsmail… Ve her yer Taksim oldu, her yer Dikmen, her yer Alsancak…

Bugün benim doğumgünüm. Birazdan bu yazıyı siteye yükleyip, ardından eve gideceğim ve çocuklarına tecavüz eden, gençlerini sokak ortasında katleden, gazetecilerini, düşünürlerini, yazarlarını hapse tıkan bu ülkede, arka bacakları tutmayan, bir yıldan fazladır felçli haliyle yaşatmaya çalıştığım köpeğimi seveceğim. Hayır, akıntının tersine gitmeye meraklı olduğumdan değil. Çünkü ben onun güzel başını okşarken, mutlulukla çıkardığı ‘kurf’ sesini seviyorum. Sonra güzel Leon’umun yanaklarını sıkıp, akşamki yılbaşı yemeğinin tatlı telaşı içindeki sevgili eşime sarılacağım. Benim sevgim de küçükten büyüğe böyle sıralanıyor işte.
Yaşadığımız ve bir daha geri gelmeyecek o anın tadını çıkarmakla, bitmek bilmeyen bir isyana ortak olmak arasında sürekli değişen o tercihi bu akşam gülmek ve eğlenmekten yana kullanacağız ailecek. Sonra geceyi tutuşturacağız ve yarın sabah yine umutlu bir güne uyanacağız. Bu topraklar için toprağa düşenleri ve onların al kanından elde ettikleri rantı çelik kasalarında saklayanları unutmadan. Bizim mayamız bu çünkü. Sancılı bir tutkuyla seviyoruz biz bu ülkeyi. Varsın kimse anlamasın, nasılsa ben hep ‘burdayım aşkım…’

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

4 responses to “Bugün Benim Doğumgünüm…

  1. Defne Kanatli

    Ozgurcum, kalemine saglik.. Yine aglattin ..Ve gecmis dogumgununude cani gonulden kutluyorum.

  2. Nergis Erdoğan

    Özgür, uzun süredir sen mi yazmıyordun ben mi görmüyordum ama bu yazın da çok güzel. Hayat hep iki uç arasında seyrediyor ve yaşam iyilik ve kötülüğün kombinasyonundan oluşuyor galiba. İnsanlık bu yanlardan hangisine doğru gelişecek asla göremeyeceğiz. Öngörmemiz de pek mümkün görünmüyor çünkü sürekli asla öngöremeyeceğimiz gelişmeler çıkıyor ortaya. Ben radyo, postaneye bağlatılıp saatlerce beklenen telefonlardan, gaz ocağı, lüks lambası ve tel dolaptan nerelere geldiğimizi gördüm. Çocukluğumdan bu yana Jules Verne’ni aşan, bu günleri öngören babayiğit bir fütürist çıkamadı. Babayiğit. deyince aklıma Deli Dumrul geldi. Bizim fakülte dekanının bir kitabı var Deli Dumrul boyu ile ilgili. Bu gün yaşadıklarımıza da ışık tutuyor muhtemelen. Yiğit ama haraç alıyor, racon kesiyor. Türklerin Müslümanlaşmasını da anlatıyor. Aklıma ayakkabı kutuları geldi bu arada. Adamlar az haraç kesmediler. Neyse, biraz klasik ve dizivari ama eline ve aklına sağlık….
    Nergis

  3. Özgür…evlâdım demek geliyor içimden ama bilmem ne dersiniz…İlk defa tanıdım sizi bu akşam, “Seçim ve Ötesi” ile …çok da sevdim sizi…Şimdi de bu yazınızı okudum, gözlerim yaşardı. Sadece var olduğunuz, hissettiğiniz ve bunları yazdığınız için teşekkür etmek istedim…o kadar. Tanrı’ya emanet olun ❤

  4. Ben de dolaşıma giren muhteşem “Seçim ve Ötesi” ile haberdar oldum senden Özgür. Anne ve babanı çok ama çok kıskandım…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s