Pal Sokağı Çocukları

Tam iki sene olmuş. Koskoca iki sene ya da yalnızca iki sene. Zamanın görecesi bir andan bir ömre doğru hızla değişebilen devinimlere sahip insan zihninde…
Benim için herşey birkaç ağaçla başlamadı aslında. Tamam, doğayı severim ama çevre aşkı uğruna kendimi petrol tankerlerine zincirlemişliğim yoktur. Gezi Parkı da benim için özel bir anlam taşımaz. Zaten en son üniversite yıllarımda müdavimi olduğum ve her geçen gün sosyal ve estetik dokusu giderek bozulan Beyoğlu’na artık senede en fazla birkaç kez gittiğimden, orayı en son park olarak görüp, bir sonraki gidişimde Topçu Kışlası ile karşılaşabilirdim ve muhtemelen okkalı bir küfür sallayıp geçerdim.

Kirmizili KadinBirkaç çocuk meselesi…
Benim için herşey bir ilkbahar günü, televizyonda akşam haberlerinde bir avuç genç çocuğun üzerine böcek ilaçlar gibi gaz sıkıldığını gördüğümde başladı. O sıralar daha bunları izleyebiliyorduk haber bültenlerinde, penguenler kış uykusundan uyanmamıştı henüz. İşte orada delirdim ben, hepimiz orada delirdik…
En azından temel bir insanlık, adalet ve şevkat kavramlarını ruhunda barındıran insanların şalterlerinin attığı bir an oluyor. Savunmasız ve masum canlılara yöneltilen şiddetle karşılaştıkları an.
Orada rasyonalite, sorumluluk, olgunluk, sükunet, hepsi bir anda kaybolup gidiyor. Orada yalnızca intikam duygusu kalıyor alt benliğimizden bize armağan. Gayri yeter diyorsun. O andan sonra artık dişe diş ve kana kan oluyor.

Diren Gezi Istiklal31 Mayıs 2013
Bu duygularla gidiyorum bundan tam iki yıl önce 31 Mayıs akşamı Taksim’e. Çünkü artık çok oldular, çünkü artık nefretim sığmıyor yüreğime. Fazla korkmuyorum, fazla da hazırlıklı sayılmam zaten. Civar eczanelerde toz maskesi ve Talcid şurup tükenmiş. Başka bir marka şurup veriyorlar bize, onu alıyoruz, bir de limon var çantamda. Tüm hazırlığımız bu…
İstiklal’e giriyoruz, çok fazla kalabalık yok henüz. Ama hava yavaş yavaş kararmaya başladığında sayımız binlere, onbinlere ulaşıyor. Her yerden geliyorlar, sokaklardan, kafelerden, otobüslerden çıkıyorlar. Şarkılarıyla, marşlarıyla, kadınları, çocukları ve alkışlarıyla geliyorlar, geliyoruz.
Gözyaşlarımı tutamıyorum. Taksim’e oluk oluk bir direniş akıyor…
Kalabalığı yararak en ön safta bayrak sallayan çocuklara yaklaşmaya çalışıyoruz. Karşımızda TOMA’ları görmemizle birlikte ilk büyük saldırı başlıyor. Havada uçan gaz fişeklerini görüyorum ben ve ilk birkaç saniye donmuş gibi onların üzerimize yağışını izliyorum. Bir tanesi tam önümüze düşüyor ve o anda çevremde kimsenin kalmadığını ve karşımda, yalnızca 20-30 metre kadar mesafede üzerimize doğru olanca nefretiyle koşan robocopları fark ediyorum. İlk orada aklıma geliyor ölüm ihtimali…

Diren Gezi Gitarİstiklal’i bilenler hatırlayacaktır. Büyükparmakkapı sokağın köşesinde Beyoğlu çikolatası ve Milli Piyango bileti satan küçük bir büfe ve onun hemen yanında daracık bir girişi ve merdivenleri olan bir bina vardır. İşte o binanın girişinden bir el uzanıp beni içeri çekmese belki de bugün bu satırları yazamıyor olabilirdim, bilmiyorum.
Hızla merdivenlerden üst katlara çıkıyoruz ve birkaç kat çıktıktan sonra aşağıdan bir patlama sesi geliyor. O daracık binanın içine bir gaz kapsülü atıyorlar geçerken ve tabi o gazın ufacık merdiven boşluğunu tamamen doldurarak bizim bulunduğumuz en üst kata ulaşması yalnızca birkaç dakika alıyor.

Gaz öldürmez, polis öldürür.
En üst kattaki merdiven boşluğunda 9 kişiyiz. Bir anda hissediliyor gazın etkisi ve hepimiz olduğumuz yere yığılıyoruz. Benim ‘Sakin olun, panik yapmayın. Aramızda astımı olan var mı ?’ sorum, yanımdaki orta yaşlı bir kadının ‘Hepimiz burada öleceğiz.’ çığlığına karışıyor. Tekrar ‘Sakin olun.’ diyorum, ‘Gaz öldürmez.’
Çatıya açılan kapağın kilidini tekmeleyerek kırıyoruz ve aramızdan bir kişiyi çatıya çıkarıyoruz. ‘Burası çok daha kötü.’ diyor çatıya çıkan arkadaş. ‘Bütün gaz yukarı yükseliyor, göz gözü görmüyor burada.’
Yukarıda gaz var, aşağıda polis. Gaz öldürmez ama polis öldürür. Demek ki yukarısı daha güvenli.
Tam o sırada bir alt kattaki kafenin kapısı açılıyor ve ‘Gelin, buraya saklanın.’ diyen bir ses duyuyoruz. Can havliyle oraya sığınıyoruz. Dışarıda çatışmalar devam ediyor ve insan gururuna yediremiyor bir yerde fare gibi saklanmayı. Biraz soluklanıp tekrar dışarı çıkıyoruz. Gece boyu kaçarak, saklanarak, sonra tekrar toplanıp o caddeyi bir daha, bir daha ve bir daha doldurarak geçiyor saatler. Sabaha karşı eve dönüyoruz ama içimiz hiç rahat değil. Birkaç saat uyuyabildikten sonra uyanır uyanmaz televizyona, internete, her türlü haber kaynağına saldırıyoruz.

Capulcu Kutuphane‘Gezi Parkı geri alındı…’
Bu cümle bana tutkulu bir şiir gibi geliyor ilk duyduğum anda. Gezi Parkı düşmandan temizlenmiş. Düşman, yani polis… Hemen apar topar evden çıkıp parka koşuyoruz ve ben sonraki bir ay boyunca hayatımın en uzun ve en güzel rüyasını yaşıyorum.
Orada, bir gecede yaratılan o yeryüzü cennetinde, sokaklarda degman oynayarak büyümüş bir nesille, iphone’u vücutlarının bir uzantısı gibi kullanabilen nesil birbirine karışıyor. Orada dil, din, ırk, cinsiyet, kılık, kıyafet, hepsi anlamını yitiriyor. Orada yalnızca ve olanca yalınlığıyla büyük insanlık var. Biz varız, bir avuç çapulcu…
Barikatlar kuruyoruz, ayağında babetlerle 17 yaşındaki kızların elden ele kaldırım taşları taşıdığını görüyorum. ‘Anne merak etme, biz zaten arkadayız…’ Çorba kaynatıyorlar, çöp topluyorlar, yerleri süpürüp parktaki insanlara çay ikram ediyorlar. Boğazıma kocaman bir yumru gelip düğümleniyor, ağlıyorum.
Her gece haberler geliyor. Hangisinin söylenti, hangisinin kesin bilgi olduğunu bilemiyoruz. ‘Bu gece Gümüşsuyu tarafından saldıracaklarmış. Kesin bilgi, yayalım…’
Ve biz, her gün ve gece bu endişeyle parkta volta atanlar ve beşinci günün şafağında doğuya bakanlar, Taşkışla yokuşundan yükselirken gördüğümüz çArşı pankartının ardında yürüyen Rohan’ın süvarilerini çığlıklar ve gözyaşları içinde karşılıyoruz. Tarif edilebilecek gibi değil, ancak yaşanarak anlaşılabilecek bir duygu bu. ‘Sık bakalım, sık bakalım. Biber gazı sık bakalım. Kaskını çıkar, copunu bırak. Delikanlı kim bakalım !!!’

Bizim CocuklarimizVe çocuklar. Bizim çocuklarımız…
Günler, geceler geçiyor. Direniş önce tüm şehre, ardından bütün ülkeye yayılıyor. Dolmabahçe yanıyor, Beşiktaş yanıyor, Kadıköy, Dikmen, Alsancak, Bursa, Adana, Eskişehir, Türkiye yanıyor…
Ve 2 Haziran günü önce Mehmet düşüyor toprağa, ertesi gün Abdullah, ardından Ethem, Ali İsmail… 269 günlük bir uykuya yatan, umudun çocuğu Berkin… Seyrek bıyıklı, asabi ve egosu kendinden büyük bir katilin böbürlenerek verdiği emirle bir bir vuruluyor çocuklarımız. Ve çocuklar ölürken kamu malından bahseden kansızları izliyoruz haber bültenlerinde. Penguenler sahaya iniyor…
Sonra bir gece sabaha karşı, şişmiş gözlerimizi bir kez daha ıslatan bir haber alıyoruz  biz. ‘Kadıköy desteğe geliyor.’ diyorlar, fotoğraflar geliyor, Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçiyor insanlar. Artık hıçkırarak ağlıyorum…

İlerleyen günlerde ve haftalarda bir tarihe tanıklık ediyoruz. Tüm televizyonlar Halk TV’ye ayarlanıyor ve Makbule hepimizin evine yerleşiyor. Tüyü bitmemiş yetimin özgürlüğü için tüy dökücü kremi, memleketi hortumlayanlara karşı mucize hortumu sever hale geliyoruz.
Geceleri apartman kapılarını açık bırakan amcalar, kapı önlerine Talcid, limon ve su bırakan teyzeler, internet şifrelerini kaldıran kafeler, gazdan etkilenen sokak hayvanları için 7/24 nöbete geçen veterinerler, otoparkını revire, lobisini misafirhaneye çeviren Divan Oteli, ve üzerimize kepenk indiren Mado…
Biraz daha ustalaşıyoruz taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta….
Hiç bir iyiliğin cezasız kalmadığı bu ülkede, bu rüya da sonsuza kadar sürmüyor elbette. Olanca şiddetiyle bizi bu güzel rüyadan uyandırsalar da, o günleri hiç unutmuyoruz, sonsuza dek taşıyacağız kalbimizin en özel yerinde…

Pal Sokağı Çocukları
Haftaya yine bir seçim var. Eminim birçoğunuzun sosyal medya hesaplarının zaman tünellerinde birileri Türkiye’nin Çipras’ını allayıp pullayarak size satmaya çalışırken, bir kısım akıllı arkadaşınız da onun aslında bebek katili olduğunu hatırlatıyor size.
Benim zaman tünelimdeyse yalnızca Pal Sokağı Çocukları var. Onlar ne ‘Bizler meclise.’ diyorlar, ne de milletçe alkışlıyorlar. Çünkü burnunu kazağının koluna silen çocuklara takım elbise dar gelir.
Haftaya sandığa gideceksiniz. Bilin ki, biz önünüze koyulacak o çarşaf gibi pusulanın hiç bir yerinde değiliz. Ama yine de bizi unutmayın, olur mu ?
Tarih şahittir, ne kadar güzeldik. Ulan hepiniz oradaydınız be, Pal Sokağı Çocukları’nı aklınıza getirin…

Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
“GİTME KAL” var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme, aklına getir

Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneşler açar yağmurlar kesilince
Çırılçıplak kayada yeşerir inci ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mavisini kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir

Her şeyi ama her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu
Soğuktu
Yaktığımız ateşi aklına getir

Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme, dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir

Ne çok severdik seni aklına getir….

Gezi’yi hatırla. Bizi unutma…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

5 responses to “Pal Sokağı Çocukları

  1. Gözlerim dolu dolu oldu! Kendi duygularını başka birine bu denli güzel aktarabilen insan sayısı çok değildir.
    O gunleri ben de çok iyi hatırlıyorum; televizyonun karşısında nasıl yerimde oturamadığımı, sosyal medya hesaplarından olup biteni çaresizlik duygusuyla izleyip, deli gibi paylaşımlar yaptığımı, sürekli bir duygu seli halinde inişler çıkışlar yaşadığımı vs. vs.
    Olaylar biraz durgunlaşıp, ortalık sakinleşince “Gezi Parkı”na gittiğimde çadırlardan birinin önündeki bez afişte yazan “lütfen kabuklu yemiş atmayınız!” yazısının nasıl içimi burktuğunu unutmam mümkün değil. Oradaki mizahi sitemi üzerime alınmıştım. Hep duyarlı ve sevgi dolu kalman dileğiyle…

  2. Bende aynen gözlerim yaşlarla dolu okudum yazdıklarını. Yurt dışında olsamda, hayatım bilgisayarla televizyon arasında odaklanmışti o günlerde – bedenim buradaydı ama tüm hislerim, düşüncelerim, benliğim orada, sokaklarda idi. Nasıl unutulur Gezi?!

  3. Kalemine,yüreğine sağlık oğlum.Seninle gurur duyuyorum.İyi ki benim oğlumsun.

  4. Sevda Yuzbasioglu

    İsyan günlerinde aşk dedirtircesine yoğun yaşadık. Gezi öncesinde her gün içimde biriken küçük isyan parçalarını eve getirip önüne yığardım, beraber bir kez daha üstünden geçerdik. Minik planlar yapardık… Sonra gezi oldu, bir anda bizler gibi olan binlerce insana kavuştuk. Bir anda öfkemiz, sancımız yerini şefkatle, adını hatırlayamadığımız onlarca duyguyla doldurdu…2 yıldır onların gücü bize güç veriyor.. Kelimelerin kelimelerimdir. İyi ki hayatımsın, sevgilimsin, eşimsin.. Seni seviyorum.

  5. Ve şimdi yenilmiş olmanın hüznünü yaşıyoruz gözyaşlarımızla ve olsun yine dene, yine yenil diyecek gücümüz de kalmamışken.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s