Beddua

Can DundarBu fotoğrafa iyi bakın, çünkü siz bu adamı içeri attınız. Üç aylık esaretin ardından, parmaklıklar arasından çıkar çıkmaz köpeğine sarılan, saçları beyazlamış bu adamı demir parmaklıklar ardına tıktınız siz. Karanlığınız devam etsin diye. Sarıldığınız tek şey para balyalarınız, inşaat demirleriniz, betonlarınız, arabalarınız, evleriniz, altınlarınız olduğu için, köpeğine sımsıkı sarılan bu adamı beton duvarlar ardına yolladınız. Ne kokmuş karanlığınız varmış, lanet olsun !

Uyandığımız her sabahı, karşıladığımız her günü bir mide bulantısına çevirdiniz. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, evimiz, vatanımız dediğimiz topraklardan tiksinir, kimliğimizden utanır, sevincimizi ayıplar hale getirdiniz, gözyaşını boynumuza kazınmış bir dövme yaptınız. Bizler bugün sevincimizden utanır olsak da, içimize kattığınız acıdan bir gün olsun utanmadık. Sizin aynalara bakacak yüzünüz kaldı mı ?

Kadınlarımızı, çocuklarımızı, köpeklerimizi, ağaçlarımızı katlediyorsunuz, önünüze ne çıkarsa yok ediyorsunuz, koca bir ülkeyi topyekün karanlığa sürüklüyorsunuz, yine de doymuyorsunuz. Ne doyumsuz açlığınız varmış, lanet olsun !

DalMerhamet Yorgunluğu
İnsan psikolojisinde ‘Merhamet Yorgunluğu’ diye bir kavram var. Özetle tanımlamak gerekirse; acıyı yaşamanın ve sindirmenin evreleri var. Acı veren olaydan haberdar olma, onu hissetme, empati duyma, üzülme, tepki gösterme ve yas tutma gibi. İnsan, zamana yayılması gereken bu evreleri tam olarak yaşayabildiğinde, acı karşısında duygusal ve zihinsel dengesini koruyabiliyor. Ancak acılar bu evreleri yaşamaya fırsat vermeden ardı ardına yaşanıyorsa insanın merhamet duygusu bütünlüğünü yitirmeye başlıyor. Bu noktada kişi ‘Narsistik Merhamet’ denilen bir refleks geliştiriyor ve artık yalnızca kendinden gördüğü kişi ya da çevrelerin acılarına empati duyup, diğerlerini umursamamaya, daha da kötüsü onlara sevinmeye başlayabiliyor. Kutuplaşmanın acılar aracılığıyla körüklendiği bir döngü bu.
Barışı savunmayı bırak, istemenin, bu isteği dile getirmenin bile suç sayıldığı bir ülkede artık akıl sağlığını koruyabilmek olası değil. 783 bin kilometrekarelik ve 80 milyonluk bir tımarhanede yaşıyoruz hepimiz.
Gülmeyi çoktan unuttuk da, gözyaşlarımızı yarıştırır hale bile geldik. Bu şartlarda daha ne kadar dayanabiliriz ?

Bağa Para Vir
Türkiye’yi ‘Küçük Amerika’ yapma hayalindeki tonton amcayı hatırlıyorum da, bugün kapitalizmin beşiği olan Amerika’yı yönetenlerin bile öyküneceği bir noktaya geldik millet olarak. Paraya, mala, mülke tapma aşamalarına çoktan ulaşmıştık da zaten, bugün artık paranın tek değer olduğu bir fakirlikte, doyumsuzlukta, çiğlikte yaşıyoruz.
Başarının tek ölçütünün para olduğu, buna ulaşmak için her türlü ahlaksızlığın, saygısızlığın, bencilliğin, şiddetin, hatta cinayetin bile mübah sayıldığı bir vasatlık girdabında yaşamaya çalışıyoruz bugün.
Çevrenizdeki herşeyin ne kadar vasat olduğunu fark ettiniz mi ? Her yıl onbinlerce lira ödediğiniz çocuğunuzun okulunda aslında ne kadar sıradan, geri kalmış bir öğrenim gördüğünü, yalnızca ‘en azından yobaz olmaması için’ göndermek zorunda kaldığınız o özel okulun onbinlerce liralık ücretini denkleştirebilmek için her gün ne saçmalıklarla uğraştığınızı…
Gittiğiniz hastane, sağlığınızı emanet ettiğiniz doktorlar, yemek yediğiniz lokanta, alışveriş yaptığınız marketin sizi artık yalnızca parasını sağacak bir kaynak olarak gördüklerini, bunun ötesinde hiç bir şeyin onlar için bir önemi olmadığını hissediyor musunuz siz de ?

Milletce AlkisliyoruzMilletçe Deliriyoruz…
Bugün Türkiye’de iyi ya da güzel hiç bir şey kalmadı, her konuda kötünün iyisini seçmek durumundayız. Eşimin sıklıkla söylediği gibi, bu ülkede yaşadığımız son güzel şey Gezi’ydi sanırım, sonra bir daha o kahrolası karanlık hiç kalkmadı üzerimizden.
Artık sanki bir avuç insan, her yerinden su alan bir kayığın deliklerine parmaklarımızı sokmaya çalışır gibiyiz. Güvercin ürkekliğinde hayatta kalmaya çalışan tek tük naif değerleri korumaya çalışıyoruz. Ayakta kalabilmesi için evine her gün aynı gazeteden üçer tane alanlar, duruşmadan duruşmaya koşanlar, gitmeyecek bile olsa sırf destek olmak için tiyatro bileti alanlar, hangi yürüyüşe, hangi eyleme katılacağına karar veremezken, bir yandan da acaba hangisini patlatırlar diye endişelenenler, ‘Merak etme, biz iyiyiz.’ cümlesini bile utanarak, içinde bir buruklukla kurarken artık kime, neye üzüleceğine şaşıranlar, hepimiz aklımızı yitirmiş bir halde ordan oraya savruluyoruz, milletçe deliriyoruz…

‘Doğuda insanlar ölüyor, sen kedi köpeğin derdindesin.’ , ‘Sokakta kedi köpek ölüyor, sen okul taksidinin derdindesin.’ diyecek olanlar, bunca acı varken odadaki Atatürk resmini kimin indirdiğinin peşine düşenler yukarıdaki karikatürü bir kez daha okuyabilir, hepinize selam olsun.
Ben artık toprağa düşen hangi bedenin acısını duyacağımı, hangi onulmaz yaranın sızısına ağlayacağımı bilmiyorum. Ne bitmez sadistliğiniz varmış, lanet olsun !…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Advertisements

6 responses to “Beddua

  1. çok üzülerek yazdıklarınızın tamamına katılıyorum… Keşke her şey başka türlü olsaydı…

  2. Yazınızın her satırında kendi duygularımı/ düşüncelerimi buldum; ben, bu kadar anlatamazdım; beyninize, yüreğinize, kaleminize sağlık.. En kahredeni de “İyi de, elimizden ne gelir?”i duymak..

  3. Yüreğine sağlık oğlum,iyi ki varsın ve benim oğlumsun.

  4. Bende katiliyorum… içim kan agliyor yasanilanlari gördükçe, okudukça, duydukça…

  5. Nergis Erdoğan

    Özgür,
    En sadık okuyucularından birisi olarak yazının içeriği ismine göre hafif kalmış. Bunca feci olayın müsebbipleri karşısında insanın içinden daha farklı şeyler geçiyor. Serinkanlılığın ve inceliğin için kutlamak gerek seni.
    Öte yandan beddua deyince aklıma hep babamla ilgili beni her hatırladığımda gülümseten bir anekdot gelir. Şöyle ki; Kuran’daki ayetlerden birisinde “Ebu Lehebin kolu kırılsın…vb” diye devam eden beddualar yer alıyormuş. Babamın tepkisi şöyle: “Ne saçma, hiç Allah beddua eder mi, kırar bırakır isterse”.
    İnsanın tarihi vahşet yüklü. Yeryüzünde ortaya çıkışıyla birlikte beş insan türünü yok ederek gelmiş bu günlere. Küçük bir azınlık daha ciddi kurallar koyup, onlara uymaya önem veren bir kültür geliştirebilmişler. Onların da dünyada hüküm süren acımasızlık karşısında nasıl üç maymuna dönüştükleri ortada. Pek teselli edici bir düşünce tarzı değil ve teselli olacak durum da yok ama bizler de bu döneme denk geldik. Temel sorun, eğer intihar etmeyeceksek, kişisel hayatlarımızda bir şeyler yaptığımıza dair bir algı geliştirerek bu durumu nasıl bağdaştıracağımızda.
    Her gün gördüğüm ve ağrıları dinsin, daha iyi yaşasınlar diye halen geceler, günler boyu çalıştığım insanların büyük çoğunluğunun, başka koşullarda beni bir kaşık suda gözünü kırpmadan boğacak olduklarının gayet farkında olarak elinden geleni yapmak… Haftada bir gece oturup onlardan gelen şikayetler için hekimleri değerlendirmek… Olup biten haksızlıklara sesini yükseltenlerin yanında olmak, toplantıyla, gösteriyle, yürüyüşle… Ötesi de var elbette, doğrudan politikaya atılmak, doğrudan savaşın ortasına dalmak vb… Ne kadarını becerebiliyorsak…

  6. Özellikle merhamet yorgunluğu üzerine yazdıklarınız çok dikkatimi çekti.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s