Cep Herkülü

TRT 280’li yılların başları…
Televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu yıllarda, annemin doğduğu ve dedemlerin de halen yaşadığı, dört katlı ahşap evde televizyon izliyorum. Henüz bir çocuğun en büyük eğlencesinin dijital ya da sanal olmadığı dönemlerdeyiz ama yine de Adile teyzemin Uykudan Önce’sini izlemeden asla yatağa girmiyorum.
Zaten o yıllarda televizyonda günde birkaç saat yayın oluyor ve geri kalan zamanlarda, bana devasa görünen o kutunun, bombeli ekranında sürekli karınca belgeseli var.
Önemli bir başka ayrıntı da şu ki; TRT yayını o yıllarda her gün İstiklal Marşı ile başlıyor ve bitiyor. Henüz ilkokula bile başlamamış bir çocuğum ve bir televizyon yayınının neden ulusal marş ile başladığını sorgulayacak bir bilince sahip değilim daha. Bana hep sihirli bir dünya gibi görünen o kutunun donuk ekranında Kenan Evren’in darbe bildirgesini izlemiş olanların neler yaşadıklarını yıllar sonra anlayabileceğim…

O sıralar benim için İstiklal Marşı, yalnızca saygı duruşunu ifade ediyor ve ben her sabah ve her akşam, TRT yayınının her başlangıç ve bitişinde, oturduğum koltuktan büyük bir ciddiyetle kalkıp, saygı duruşuna geçiyorum. “Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok.” şeklindeki veciz sözü işitmemize daha uzun yıllar var….
Evdeki kitapların neden saklandığına, hatta bazısının yakıldığına, Cem Karaca çalarken teybin sesinin neden kısıldığına cevap bulamamış bir çocuğum ve Raptiye Rap Rap bile değil, altı yaşında Parka dinliyorum Cem Karaca’dan…

TRT 1Evimizde, babamın bir oto teybini iki kolona bağlayarak uydurukladığı bir müzik sistemi var ve eldeki kasetler; Cem Karaca, Melike Demirağ, Edip Akbayram ve Barış Manço.
“Parkasıyla vurulmuş, yatar iken buldular…” diyor şarkı, sonra ben kasedi değiştiriyorum; Domates, biber, patlıcan…”
Televizyonda Adile teyzemin Uykudan Önce programında heyecanla bu akşam benim ismimi söyleyecek mi acaba diye bekliyorum, ardından İstiklal Marşı ve saygı duruşu…
Altı yaşında şu mozaikle büyüyen bir çocuğun aklı ve yüreği nerelere gidecek, varın siz hayal edin. İşte ancak bu kadar koruyabilmişim akıl sağlığımı…
Yine de o yılları her zaman çok mutlu anılarla hatırlıyorum ve o sıralar İstiklal Marşı çaldığında saygı duruşuna geçmek benim için çok anlamlı ve yetişkin bir eylem. Arka planda Anıtkabir, önde olanca heybetiyle dalgalanan bayrak ve fonda Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…” diye başladı mıydı ulusal marşımız, sanki Çanakkale gazisiymişim gibi heyecanlanıyorum ben…

Naim 3O yıllarda herhangi bir spor dalında pek fazla ulusal başarımız olduğu söylenemez. Ata sporumuzun henüz okçuluk değil, güreş olduğu yıllardayız ve olimpiyatlarda az da olsa varlık gösterebildiğimiz tek branş olan güreş müsabakalarından sonra, milletçe büyük bir heyecanla takip ettiğimiz en önemli branş buz pateni, çünkü orada Katerina Witt var… Bugün bütün ülkede bir anket yapsanız, o yıllarda Katerina Witt’i büyük bir aşkla izlememiş olan tek bir erkek çocuğu bile bulamazsınız.

Yıllar birbirinin tekrarıymış gibi geçerken, bir gün ansızın o geliyor; Naim
Sene 1986, Avustralya’da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonasında Türkiye Büyükelçiliğine sığınarak, Bulgaristan’dan Türkiye’ye iltica ediyor.
O sıralar Çankaya’da halen Kenan Paşa ikamet etmekle birlikte, veliahtı olacağını henüz bilmediğimiz bir de tonton amca var başımızda.
Naim’in Türkiye’ye gelişi bile büyük zorluklarla gerçekleşebiliyor ve bizler bir akşam yine o televizyonun ekranından bizlere gülümseyen 19 yaşındaki bu genci umutla bağrımıza basıyoruz.
Gerçekten de hepimizin ailesinden biri gibi oluyor bir anda, oğlumuz, ağabeyimiz, kardeşimiz gibi. Türkiye’ye sığınmadan önce yaşadığı zorluklar, Bulgar zulmünden nasıl kaçtığı, ne büyük badireler atlattıktan sonra kurtulduğu ile ilgili hikayeler, bir anda tüm ülkenin gündemine ve elbette nenelerimizin dualarına birinci sıradan yerleşiyor.
Nasıl bir efsaneye kucak açmış olduğumuzun henüz farkında bile değiliz…

Naim 41988’de Seul’de düzenlenen olimpiyatlara Türkiye adına katılabilmesi için aşılması gereken bürokratik engeller zorlukla geçilmişken, ciddi bir hastalık geçiriyor Naim. Apar topar GATA’ya kaldırılıyor ve doktorlardan kara haber geliyor; olimpiyatlara katılması mümkün değil…
Doktorların tüm uyarılarına kulak tıkayan ve Seul’e giden, daha 21 yaşında ve yalnızca 60 kg. ağırlığındaki bu genç adam, koparmada sırasıyla 145 kg, 150,5 kg ve 152,5 kg, silkmede de 175 kg, 188,5 kg ve 190 kg kaldırarak, tek bir şampiyonada 6 kez dünya rekoru kırmayı başarıyor.
O günden itibaren, 8 sene boyunca katıldığı her şampiyonada, onu ekranlarda her gördüğümüzde, 1.47 boyundaki bu küçük dev adam sahneye doğru yürürken, ellerini pudralarken, kendi ağırlığının üç katından bile fazla olan halteri, sanki avcunda bir serçe tutarmışcasına rahatça kavrarken, art arda aldığı nefesler, alnının perçemini havalandırdığında, koca bir millet onunla birlikte nefesimizi tutuyoruz ve haydi Naim diyoruz, haydi aslanım

Naim 5O devasa ağırlıkların altına her girdiğinde sanki hepimiz televizyonun karşısında eziliyoruz da, bir tek o ezilmiyor. Yalnızca o, her seferinde, uçlarına kilolarca ağırlığın bağlı olduğu o soğuk demiri, aynı yürek ferahlığıyla kaldırıyor havaya.
Sanki her birimizin yükünü omuzluyor, hepimizin içindeki ezilmişliğe kafa tutuyor bu genç adam ve onun yüzlerce kilonun altındaki o umutlu gülümseyişini her görüşümüzde gözyaşlarımızı tutamıyoruz…

Sonra seneler geçiyor, o tonton amca ölüyor, Marmarisli ressam ölüyor, kendi ağırlığının üç katından fazlasını kaldıran bir olimpiyat şampiyonundan, sporcu kafilesinin üç katından fazla bürokratla katıldığımız olimpiyatlara geçiyoruz. Hatta milli koşucularımızın adı dopingle anılmaya başlayınca, Afrika’dan bile koşucu ithal ediyoruz ama ne yaparsak yapalım, olmuyor. Ülkenin her yerine bulaşan bu çamur, bu pislik, spordan da uzak kalmıyor elbette ve şikeyle anılan ligimiz, dopingle anılan olimpiyat sporcularımız, 11 yabancıyla sahaya çıkan futbol takımlarımız ve yerlerde sürünen milli takımlarımızla koca bir bataklığın içinde, milli günahlarımızın altında eziliyoruz bugün. “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” diyen bir liderin mirasına, Türk sporunun yeni marka değeri Fatih Terim’le yanıt veriyoruz; “Everything is something happened.

Ve bir gün o küçük dev adam; hala bir millet olarak ortak bir sevinç ve gururu besleyebildiğimiz son dönemlerin; çocukluğumuzun kahramanı, gururumuz, Cep Herkülümüz, sessizce ayrılıyor aramızdan.
Daha 20 yaşındayken, kendisinin üç katından fazla ağırlığın altında bile ezilmemiş olan bu güzel insan, bunca çamurun, pisliğin ve ahlaksızlığın altında eziliyor, 50 yaşında veda ediyor yaşama…

Bugün kocaman renkli televizyonlarımız, yüzlerce kanalımız var. Televizyon yayını hiç kesilmiyor. O yüzden ne yatmak için Uykudan Önce’yi bekleyen, ne de kapanıştaki İstiklal Marşı’nda saygı duruşunda bulunan çocuklarımız var. Ama ne diyordu imparator; “What can I do, sometimes ?
Yeni Türkiye’ye selam olsun…

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

 

Advertisements

2 responses to “Cep Herkülü

  1. İthal bir sporcunun Türkiye’ye getirdiği madalyalar…gözüyle bakmış ve hiç bir zaman sahiplenmemiştim Naim’i…sizin gözünüzden bakınca ben bile hislendim…teşekkürler…

  2. Ne çok özlemişim senin yazılarını.Ne olur bu kadar uzun ara verme.👏

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s