Category Archives: 2013 – 2014

Antilop

İyi Pazarlar efendim.
Bu sıralar beni en çok güldüren konulardan biri de, memlekette trafik kazası, maden göçüğü, fabrika yangını, deprem, sel, asansör kazası gibi muhtelif olaylarda üçer, beşer, onar, yüzer insanların ölüyor olmasının bağzı kesimler tarafından büyük bir şaşkınlık ve tepkiyle karşılanması… Continue reading

Boy Verenlerin Boyu Devrilsin

Boy Verme Oy Ver‘Yetmez ama evet’ saçmalığından sonra Türk siyaset tarihine yeni bir trajikomik slogan daha eklendi Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ; ‘Boy verme, koyverme, boşverme, oy ver !’

Seçim öncesi sosyal medyada sıklıkla gördüğüm iletiler hemen hemen hep aynı yöndeydi :
‘Oy vermeyecek olanlar sakın sonradan ağlamasın.’
‘Eğer oy vermiyorsan, o zaman çıkan sonuçtan şikayet etmeyeceksin.’
‘Bugün oy vermeyen, yarın hiç konuşmasın.’
Hatta daha da ileri gidip, oy vermeyenleri vatan hainliğiyle suçlayanlar, eşşek gibi oy vermek zorunda olduğumuzu dikte edenler, bugün geldiğimiz noktanın sorumlusunun oy verenler değil, vermeyenler olduğunu öğretenlerle doldu çevremiz. Herkeste bir buyurganlık, gerginlik, tahammülsüzlük, bugün bulunduğumuz ve hiç de memnun olmadığımız bu durumun bir suçlusunu arama çabası içindeydi herkes. Seçim katılım oranının %75’de kalmasıyla birlikte de hemen o suçlu bulunuverdi ; tatilciler !
Boyları devrilsindi o boy verenlerin, hep onların yüzünden olmuştu. Hatta hemen ileri matematik bilgisi de devreye sokulup, oy vermeyen bilmemkaç milyon kişinin bilmem kaçta kaçı oy vermiş olsa, şimdi balkonda başka biri olacaktı da, artık o oy vermeyenler bir yerlerine kına yakabilirdi de vs. vs.

Ancak çok değil, daha 5 ay önce %90 düzeyine oluşan seçim katılım oranının bu seçimde neden birdenbire bu kadar dramatik bir şekilde düştüğünü ya da balkona o başka biri çıksa neyin değişeceğini sorgulamak kimsenin aklına gelmedi. Aslında geldi de, herşeyi çok iyi bilen aydın vatandaşlarımız hemen bunun da nedenini buldular. Oy vermeyenler ya tatilde boy veriyorlardı, ya yılgınlıktan koyveriyorlardı, ya da güzel ülkemizin geleceğini hiç umursamayıp boşveriyorlardı. Continue reading

Fıtrat Falan Filan…

SomaMemlekette bir günde 300 kişi öldü. Resmi olarak ilan edilen dışında – o da artık ne demekse – ortada yas falan yok. Herkes delirmenin eşiğinde. Ölüsüne ağlayan insanlara polis biber gazı sıkıyor, başbakan linç edilmekten zor kurtularak sığındığı bir markette, her saniye yanında taşıdığı ordusuna duyduğu sonsuz güven ve halkına duyduğu sonsuz nefretle vatandaşı yumrukluyor. Artık ülkece çok farklı bir faza geçmiş olduğumuzun farkında mısınız ?…
Yıllardır halkın apolitik olmasından yakınan tüm aydınlarımız ve bizler artık sevinçten her yerimize kına yakabiliriz. Yediden yetmişe politize bir ulus olduk çok şükür. Dünya üzerinde, sokaktaki her vatandaşının istisnasız olarak her gün ‘politika’ sözcüğünü cümle içinde kullandığı başka bir millet olduğunu sanmıyorum. Continue reading

Acemi Elitist’in Seyahat Rehberi

Madem ki metropol insanının modern şehir rehberi diyorum bu siteye, sana biraz tavsiye vereyim ey büyükşehirli dostum.
Akıntıya karşı durma arkadaşım, düzene uy. Gerçekten farklı olmak, akıntıya karşı yüzmek, hayallerinin peşinden gitmeye çalışmak seni bir yere ulaştırmaz çünkü, yalnızca yorar ve yıpratır. Oysa kalabalığa ayak uydururken farklı görünmek sana çok şey kazandırır, unutma bunu.
Düzene uymak dünyanın her yerinde kazandırır sana, ama sadece bizim ülkemizde, sadece riyakarlığın en büyük değerlerden biri olduğu bu topraklarda farklı görünmek sana ekstra prim de kazandırır. Akıllı ol… Continue reading

Seçim ve Ötesi

Evet, bir seçimi daha atlattık ve bir kez daha Beyaz Türkler olarak hüsran, hayal kırıklığı ve ardından nefrete dönüşen duygu durumlarına sevk ettik kendimizi.
38 yaşında bir İstanbul’lu olarak hayatımda ilk kez gönüllü gözlemci olduğum bir seçimin ardından sizlerle gözlemlerimi ve çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

ŞAŞKINLIK : Bunca yolsuzluk, tapeler, yasaklar, polis şiddeti, ölümler ve rezilliklerden sonra bu millet hala nasıl AKP’ye oy veriyor ?
Sonuçları öğrendiğimiz zaman hepimizin akıllı telefonlarımıza sarılıp, VPN üzerinden bağlandığımız sosyal medya mecralarında birbirimize sorduğumuz ilk soru buydu ve aslında cevabı da olayın kendi içinde saklıydı. Bu soruyu birbirimize soruyorduk. Kendi balonumuz içinden dışarıdaki devasa şehri ve ülkeyi göremiyorduk.
Şöyle bir paylaşıma rastladım Facebook üzerinde : ‘CHP Kadıköy’de %76, Beşiktaş’ta %72, Bakırköy’de %65 aldı. Anlayamıyorum, Büyükşehir’i nasıl oluyor da AKP kazanabiliyor ? Kesinlikle hile yapıldı, başka hiçbir açıklaması yok.’
Bunu yazan arkadaş çıkan sonuca anlam veremiyordu, haklıydı da. Çünkü İstanbul’u Nişantaşı, Bağdat Caddesi ve Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndan ibaret sanıyordu. Şehrin ağırlıklı nüfusunun yaşadığı Bağcılar, Bahçelievler, Fatih, Gaziosmanpaşa, Pendik, Sultangazi, Sultanbeyli ve Ümraniye gibi ilçelerin içinden ona tanıdık gelen tek isim Ümraniye’ydi, çünkü orada IKEA vardı.
Arnavutköy denildiğinde aklına sadece Kuruçeşme – Bebek arasında kalan boğaz semti gelen İstanbul’lu CHP seçmeni sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Continue reading

Oy ver ! Lütfen…

HamakBirçoğumuzun iltica edecek ülke aradığı bu günlerde aynı soruyu kendime sürekli sorup duruyorum. Her seferinde de cevabım farklı oluyor, bir türlü karar veremiyorum.
İçinde bulunduğumuz şartlardan sıyrılıp bambaşka bir coğrafyada yaşama imkanımız olsa gerçekten sonsuz ve kalıcı mutluluğa erişebilir miyiz ? Veya bir başka deyişle, şu anda bizim en çok hayalini kurduğumuz yerde (Miami sahili, Karayipler, Maldiv adaları, İsviçre’de bir dağ evi, kısaca sizin için yeryüzü cenneti neresiyse orası) yaşayan insanların hiçbir derdi yok mu gerçekten ? Sürekli gülümseyerek sallanıyorlar mı hamakta ?

Sanmıyorum…
İnsanoğlu kendi içinde sürekli değişen, dinamik dengeleri olan bir varlık. Bir hayli de bencil ve egosantrik. Bu nedenle herhangi bir kimseyi en çok bulunmak istediği yere alıp yerleştirseniz de, bir süre sonra mutsuz olacağı birşeyler bulacaktır. Bulamazsa da uyduracaktır ki, bu sanırım en zararlı durum. Çünkü gerçek bir sorununuz olduğunda onunla savaşacak ve yenecek cesaret ve motivasyonu da oluşturuyorsunuz içinizde. Ama sorunu kendiniz uydurduysanız, ya da yaygın bir deyişle rahat kıçınıza battıysa, o zaman kendi uydurduğunuz bu sorunun çözümü de pek kolay gelmiyor, kronik depresyona doğru akıyor hayat.
Bu nedenle diyorum ki kendime; Uganda’ya, Kanada’ya veya bilmem nereye kaçmayı planlamanın alemi yok. Nasılsa orada da mutsuz olacak birşeyler bulacaksın. İyisi mi kır dizini, dön cepheye yüzünü ve savaşmaya devam et. En azından burada gerçek bir sorunla uğraşıyorsun… Bu birinci cevabım. Continue reading

Panda

Bir kitap okudum ve hayatım değişti. Ne kadar da klişe bir pazarlama cümlesi. Oysa gerçekten de öyle olsun istiyorum ben aslında. Bir kitap okuyayım ve hayatım değişsin. Ya da ben değişeyim. Hayatımın değişmesi benim değişebilmeme bağlı çünkü…
Bir kitap okudum dün, 238 sayfa. Bir gecede bitiyor, akıp gidiyor çünkü bir anda. Sarp Mogan mahlasıyla yayımlanmış Beyaz Yalaka isimli bir kitap. Kimin yazdığı belli değil, bir önemi var mı ? Sen, ben, o, hepimiz yazabilirdik aslında. Hepimiz aynı çarkların altında ezilmiyor muyuz sonuçta ? Aynı girdabın içinde sürüklenmiyor muyuz ? Aynı prangalarla bağlı değil miyiz bu kusursuz sisteme ? Continue reading

Cehennemin Dibine Gömsünler Sizi…

Buradayiz AhparigBahar mezarına gömsünler sizi, yaz mezarına gömsünler sizi…
Dilimde bu dizelerle hıçkırarak ağlıyorum son bir saattir. Aynı şarkının kaçıncı tekrarını dinlediğimi bilmiyorum artık…
Oysa sinirlerimi hiç bozmayacaktım ben bugün. Bahçemle ilgilenecektim, toprağa dokunacaktım, bahçemizdeki direnen dikondraların arasındaki ayrık otlarını ayıklayacaktım. Hani haftanın beş günü boyunca beton yığınları, bilgisayar ekranları, telefonlar, mesajlar, e-postalar ve trafiğin içinde yaşadığımız azabın detoksuymuşcasına toprağa değecekti ya ellerim…
Velakin izin vermiyor memleket bir gün bile nefes almaya. Continue reading

Bugün Benim Doğumgünüm…

TaksimBugün benim doğumgünüm… Ve artık kırklı yaşlarının eşiğinde bir adam olarak, hayat her geçen yıl biraz daha demleniyor sanki. Hani yeri geldiğinde ayakkabı kutularını bile kanıksarken, yüzgecine taş bağlanarak öldürülen Caretta’ya hala için için ağlamak gibi… Hani bir yandan süslerken evdeki yılbaşı ağacını ve izlerken televizyonda TOMA’ların üstünde patlayan havai fişekleri, ‘Sık bakalım..’ diye bağıran gençlerin arasında olmayı istemek gibi…

Hayat öyle veya böyle akıp gidiyor çünkü. Ve adına Ortadoğu denilen öyle bir gayya kuyusunda yaşıyoruz ki biz, aldığımız her nefes; yaşadığımız ve bir daha geri gelmeyecek o anın tadını çıkarmakla, bitmek bilmeyen bir isyana ortak olmak arasında sürekli değişen bir tercih bizim için. Bazen bu tercihler o kadar hızlı değişebiliyor ki, taze demlenmiş bir çaydan aldığın ilk yudumun hemen ardından az ötende patlayan bir gaz bombasıyla ayağa fırlayıp, okkalı bir küfür patlattıktan sonra kendini atabiliyorsun sokaklara. Dünyada bu tür bir yaşam biçimini kanıksamış, ya da kanıksamak zorunda kalmış milletler var, bir de bize hiç benzemeyen halklar. Hani insanlarının en büyük derdi iphone’un yeni sürümünün ne zaman satışa çıkacağı veya Noel’de hangi kostümü giyeceği gibi gündemleri olan, bizim coşkulu eğlencelerini gıptayla izlediğimiz ama yine de kendi lirik acılarımıza tercih etmediğimiz ülkeler bunlar… Continue reading

Recep Truman Erdogan Show

Truman ShowÖzellikle son günlerde Türkiye’de yaşananlar bana Truman Show filmini anımsatıyor. Danışmanları, bakanları, partilileri ve tüm çevresindekilerle birlikte başbakan için özenle bir sanal Türkiye yaratılmaya çalışılıyor. Son olarak Akdeniz Oyunları açılış töreninde protesto gösterileri yaşanmaması için oyunları izlemeye gelen tüm izleyicilerin tek tek partililerden seçilmesi ve davetiyelerin elden dağıtılması, tüm ülkeye yayılmış olan bir halk isyanının başbakana büyük bir itinayla birkaç çapulcunun ve dış mihrakların planladığı bir hareket olarak gösterilmeye çalışılması, AKP mitinglerine yine büyük bir çabayla ve yer yer para ödenerek, yer yer tehditlerle mümkün olduğunca çok kişinin toplanılması ve bununla da yetinilmeyerek toplanan kalabalığın photoshop marifetiyle daha da kalabalık olarak gösterilmek istenmesi hep aynı çabanın ürünü. Continue reading

Gezi Bağları’nda dolanıyorum…

DirenisBu görüntü Gezi Parkı direniş hareketlerinin simgesi olarak belleklerimize kazındı ama her şey gerçekten de birkaç ağaçla başladı aslında ve o ağaçları korumak isteyen bir avuç temiz yüzlü çiçek çocukla… Continue reading

Boşluk

CehaletBu vurdumduymazlık, bu aymazlık bilmediğimizden… Cehaletin rahatlığı bu üzerimizdeki, bir tür uyuşturucu, afyon. Hep ondan bu sağa sola savrulmaklığımız, bu kaybolmuşluğumuz ondan…
Hepiniz bir yakınınızı kaybetmişsinizdir elbet bugüne dek. Her birinizin bir cenazeye katılmışlığı, o yeşil mateme ortak olmuşluğu, bir mezara toprak atmışlığı vardır. Ölümü iyi kötü hepimiz tecrübe ettik de, ecelsiz ölümü kaçımız biliyoruz ? Her ölüm erken ölümdür ama kaçınızın evine asık suratlı, üniformalı adamlar kara haber getirdi bir kuşluk vaktinde ? Kaçınızın haberlerde izlediği bir bombalı saldırı olayında adı geçen ilkokulun çocuğunuzun okulu olduğunu duyduğunda ayakları yerden kesildi ? Kaçınız yüreğinizde bir yangın yeriyle koştunuz olay yeri‘ne ? Hanginiz kulağınız telefonda, çalmaması için dua ettiniz geceler boyu, kara haber gelmesin diye çatışma bölgesinden ? Continue reading

Gergedanların Çığlıkları

GergedanHani bazen kocaman bir sarmala dönüşür ya hayat, işte tam da öyle bir andayım. Kendi sağlığım için kilo vermem, hane sağlığım için bahçeli bir ev bulmam, felçli köpeğimin sürünen bir problemden, en azından bir köpek kimliğine geri dönüşebilmesi için bir şeyler yapmam ve bütün bunları yapacak parayı kazanabilmem için de şu anda karşımda olanca asık suratıyla oturan yabancıya tahammül etmem gerekiyor.
Ve tabi bir de bütün bunları yaparken ‘iyi’ olmalı, veya olamıyorsam bile en azından öyle görünmeliyim. Göründüğüm gibi olamasam bile, en azından olduğum gibi görünmemeliyim. Çünkü en basitinden, sevgili ailem başta olmak üzere bu blogun bile onlarca takipçisi var ve şu anda bu satırları okumak onları derin bir endişeye sevk ediyor. ‘İyi misin ?‘ diye soruyorlar hemen kaygıyla.
Bu sabahki halimi görünce ‘İyi görünmüyorsun, seni merak ettim.’ diyen bir arkadaşıma ‘İyi olmadığımdan öyle görünüyorumdur.’ cevabını vermem hoş olmadı örneğin. Onun kaygısını daha da arttırdı bu durum.
Çünkü iyi olmak bir gereklilik, kötü olmak endişe sebebi.

Oysa ben kendimi toprağa gömüp bir çiçek olmak istiyorum tam da şu anda. En azından dikkatsiz birinin üzerime basma ya da o yazın çok kurak geçmesi sonucu susuz kalma tehlikesinden başka bir şey düşünmem gerekmediği bir boyutta olabilmek…
Kendimi yorgun hissediyorum ve sanırım hayat insanı genelde yoruyor. Yani eskiden de yorardı aslında ama galiba büyüdükçe daha çok yoruyor. Ve zaman geçtikçe tahammül ettiğimiz şeylerin sayısı sevdiklerimizi kat kat aşıyor gibi geliyor bana nedense. Belki de bu tahammül duvarlarını kendimiz örüyoruzdur çevremize, bilmiyorum. Ama öyleyse bile bunu nasıl yaptığımı ve nasıl yapmayabileceğimi de bilmiyorum. Böyle olunca da zaten dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor insan. Daha çok para kazanmak uğruna ruh sağlığımızı bozuncaya kadar çalışıp, sonra bozulan sağlığımızı düzeltmesi için psikiyatristlere ve ilaçlara çuvalla paralar ödemek ne kadar da anlamlı. Yumurta tavuk ikilemi gibi. Sarmaldan bir türlü çıkamıyor insan. Ve bir süre sonra sarmalın kendisine dönüşüyor.

Sonra ben bir gece vakti evimde, televizyon karşısında, dişlerini sökmek için öldürülen gergedanlara çığlık çığlığa ağlarken buluyorum kendimi. Hani, gergedanları sevmediğimden değil elbette ama sanki çığlıklarını bu kadar duymasam daha iyi olacak gibi. Bu kadar duymak yoruyor çünkü. İşte sonra da bir gergedandan, eski bir şarkıdan, kırılan bir vazodan dışarı taşıveriyor insanın ‘iyi’ görünmek adına içine gömdüğü hüznü…
Hava kurşun gibi ağır ve tüm kulaklar sağırken, biraz kulağımın üzerine yatabilmek istiyorum, gergedanların çığlıkları hiç kesilmiyor…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com