Category Archives: Ayın Karanlık Yüzü

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil…

Bu konuda yazmayacaktım aslında. Üç gündür ne elim gidiyor yazmaya, ne dilim varıyor söylemeye. Arafta bekliyorum üç gündür. Fuzuli’nin tarif ettiği gibiyim tam da… Ve sonunda razı gelmiyor gönül susmaya, ya da belki de yazarak içimdeki bu acıdan kurtulabiliyorum ancak. Herkesin hayattaki acılarla baş etmek için bir yöntemi var kendince…

Ozgecan AslanÖzgecan…
Özgecan Aslan, yirmi yaşında, üniversite öğrencisi. Psikoloji okuyor. Ne acı bir kader, öyle değil mi ? Hasta zihnini tedavi etmek için eğitim aldığı insan müsveddelerinin bir kısmı tarafından katlediliyor Özgecan. Belki bıraksalar, okulunu bitirebilse, çalışabilse tedavi edecek onları ve belki ne ona, ne de bir başkasına bunları yap(a)mayacaklar. Kendisiyle birlikte potansiyel tehlike altındaki yüzlerce, binlerce insanı daha kurtarmış olacak belki. Ama izin vermiyorlar, kaderin örgüsü kötülükten yana gelişiyor bir kez daha. Zaman bir kez daha kötülükten yana kırılıyor…
Onunla ilgili pek az şey biliyoruz aslında, bildiklerimiz aşağı yukarı bu yazdıklarımdan ibaret. Bir gün sonra Sevgililer Günü’nde çiçekler alacağı bir sevgilisi var mıydı, arkadaşlarının aralarında onu çağırdıkları lakabı neydi, hangi yemekleri seviyordu, hiç aşık olmuş muydu, hayalleri neydi, peki ya hayalkırıklıkları ?… Bilmiyoruz ve artık hiç öğrenemeyeceğiz. Onun için bir yarın yok çünkü artık. Continue reading

Hiddetli Çaresizlik

PulitzersDünyada çok fazla kötülük var. Çok fazla kötülük var memlekette. Benim ya da ortalama bir başka insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla. Eskiden de bu kadar çok muydu, yoksa yıllar geçtikçe mi arttı, ya da biz mi yaşımız ilerledikçe daha çok duyar hale geldik, bilmiyorum.
Belki eskiden de sokaklara atılıyordu hayvanlar, çocuklara tecavüz ediliyordu, gazeteciler öldürülüyordu.
Belki eskiden de…
Kötülük…
Belki hep vardı, belki hep bu kadar çok… Continue reading

Boşluk

CehaletBu vurdumduymazlık, bu aymazlık bilmediğimizden… Cehaletin rahatlığı bu üzerimizdeki, bir tür uyuşturucu, afyon. Hep ondan bu sağa sola savrulmaklığımız, bu kaybolmuşluğumuz ondan…
Hepiniz bir yakınınızı kaybetmişsinizdir elbet bugüne dek. Her birinizin bir cenazeye katılmışlığı, o yeşil mateme ortak olmuşluğu, bir mezara toprak atmışlığı vardır. Ölümü iyi kötü hepimiz tecrübe ettik de, ecelsiz ölümü kaçımız biliyoruz ? Her ölüm erken ölümdür ama kaçınızın evine asık suratlı, üniformalı adamlar kara haber getirdi bir kuşluk vaktinde ? Kaçınızın haberlerde izlediği bir bombalı saldırı olayında adı geçen ilkokulun çocuğunuzun okulu olduğunu duyduğunda ayakları yerden kesildi ? Kaçınız yüreğinizde bir yangın yeriyle koştunuz olay yeri‘ne ? Hanginiz kulağınız telefonda, çalmaması için dua ettiniz geceler boyu, kara haber gelmesin diye çatışma bölgesinden ? Continue reading

Gergedanların Çığlıkları

GergedanHani bazen kocaman bir sarmala dönüşür ya hayat, işte tam da öyle bir andayım. Kendi sağlığım için kilo vermem, hane sağlığım için bahçeli bir ev bulmam, felçli köpeğimin sürünen bir problemden, en azından bir köpek kimliğine geri dönüşebilmesi için bir şeyler yapmam ve bütün bunları yapacak parayı kazanabilmem için de şu anda karşımda olanca asık suratıyla oturan yabancıya tahammül etmem gerekiyor.
Ve tabi bir de bütün bunları yaparken ‘iyi’ olmalı, veya olamıyorsam bile en azından öyle görünmeliyim. Göründüğüm gibi olamasam bile, en azından olduğum gibi görünmemeliyim. Çünkü en basitinden, sevgili ailem başta olmak üzere bu blogun bile onlarca takipçisi var ve şu anda bu satırları okumak onları derin bir endişeye sevk ediyor. ‘İyi misin ?‘ diye soruyorlar hemen kaygıyla.
Bu sabahki halimi görünce ‘İyi görünmüyorsun, seni merak ettim.’ diyen bir arkadaşıma ‘İyi olmadığımdan öyle görünüyorumdur.’ cevabını vermem hoş olmadı örneğin. Onun kaygısını daha da arttırdı bu durum.
Çünkü iyi olmak bir gereklilik, kötü olmak endişe sebebi.

Oysa ben kendimi toprağa gömüp bir çiçek olmak istiyorum tam da şu anda. En azından dikkatsiz birinin üzerime basma ya da o yazın çok kurak geçmesi sonucu susuz kalma tehlikesinden başka bir şey düşünmem gerekmediği bir boyutta olabilmek…
Kendimi yorgun hissediyorum ve sanırım hayat insanı genelde yoruyor. Yani eskiden de yorardı aslında ama galiba büyüdükçe daha çok yoruyor. Ve zaman geçtikçe tahammül ettiğimiz şeylerin sayısı sevdiklerimizi kat kat aşıyor gibi geliyor bana nedense. Belki de bu tahammül duvarlarını kendimiz örüyoruzdur çevremize, bilmiyorum. Ama öyleyse bile bunu nasıl yaptığımı ve nasıl yapmayabileceğimi de bilmiyorum. Böyle olunca da zaten dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor insan. Daha çok para kazanmak uğruna ruh sağlığımızı bozuncaya kadar çalışıp, sonra bozulan sağlığımızı düzeltmesi için psikiyatristlere ve ilaçlara çuvalla paralar ödemek ne kadar da anlamlı. Yumurta tavuk ikilemi gibi. Sarmaldan bir türlü çıkamıyor insan. Ve bir süre sonra sarmalın kendisine dönüşüyor.

Sonra ben bir gece vakti evimde, televizyon karşısında, dişlerini sökmek için öldürülen gergedanlara çığlık çığlığa ağlarken buluyorum kendimi. Hani, gergedanları sevmediğimden değil elbette ama sanki çığlıklarını bu kadar duymasam daha iyi olacak gibi. Bu kadar duymak yoruyor çünkü. İşte sonra da bir gergedandan, eski bir şarkıdan, kırılan bir vazodan dışarı taşıveriyor insanın ‘iyi’ görünmek adına içine gömdüğü hüznü…
Hava kurşun gibi ağır ve tüm kulaklar sağırken, biraz kulağımın üzerine yatabilmek istiyorum, gergedanların çığlıkları hiç kesilmiyor…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Nemesis’in Gözyaşları…

– EYLÜL 2009 –
Yatağına uzanmış, gözlerini tavana dikmiş, hiç kırpmadan öylece bakıyordu…  Yutkundu… Sanki cam kırıkları yutmuş gibi boğazı acıdı,  kocaman gözleri buğulanmıştı… ”Kimbilir ne denli canı yandı…” diye düşündü, ”Ne kadar acıttılar onu…” Bir bir düşünmeye başladı yaşadıklarını… Adamı düşündü ilk olarak ; sigara ve içkiden çatallaşmış sesini, hep uzaklara dalan ve içine çökmüş buğulu gözlerini, aylardır hiç kesmediği sakallarını, kendini tamamen bırakmışlığın bedenine nasıl yansıdığını bir bir şekillendirdi zihninde…  Birden gözleri doldu, bir yumru gelip düğümlendi boğazına. Devam etmek acı veriyordu ama durdurmak istemedi. ”O bunu yaşamıştı.” dedi kendi kendine…  Daha kendi yolunu bile bulamayan biri bir bilinmeze götürüyordu onu…

Continue reading

Araf

Yanlış bu sözcükler, bu anlaşılma isteği… Bu çığlıklar, feryatlar boşuna… Uçurumun kenarından sana uzanan bir el yok, yalnızca umudunun sana oynadığı bir oyun bu, o kadar…
Doktorumun dediği gibi ‘gelip geçen bir şey’ değil karanlık. İnsan ruhunun karanlığı, üzerinde taşıdığı deri gibi. Gün içinde çıplaklığını parlak kumaşlı giysilerle örtsen de, akşam eve dönüp soyunduğunda, katran karası karanlığınla başbaşa kalıyorsun aynanın karşısında…

Bütün aynaları ellerimle paramparça etsem kurtulabilir miyim bu lanet karanlıktan ? Bütün ışıkları açsam ? Aynalarda paramparça yüzüm… Hayatım boyunca kendi gölgemden kaçtım ve kaçtıkça daha da içine düştüm bu kahrolası karanlığın. İnsan kendi ruhundan kaçabilir mi ? Olmuyor. Bir bataklık gibi, çırpındıkça içine çekiliyorsun. Bir süre sonra artık kurtuluş olmadığını anlayıp bırakıyorsun debelenmeyi. Kendi iç yalnızlığınla barışmayı, karanlığına alışmayı öğreniyorsun. Öğrenemezsen de öğretiyorlar. İlaçlar, terapiler, deneyler, testler, elektroşok tedavileri… Hepsi de, ayın karanlık yüzündeki insanları orada tutmaya devam edebilmek için.
Karanlık kötü, çirkin… O yüzden başka başka kostümlerle örtüyorlar ruhlarımızı. Görmemek için. Karanlık bastırdıkça ilaçların dozunu arttırıyorlar. ‘Sıkı giyin, üşütmeyesin. Girme karanlığınla huzurlu evlerimize…’

Continue reading

Yeniçeri Kazan Kaldırdı, Hanedan Endişeli…

Metropol insanının yeni özelliği depresyon. Özellik diyorum çünkü bir hastalık ya da kusur değil, bildiğin özellik bu. Grip veya soğuk algınlığı gibi ilaçla, tedaviyle ya da zamanla iyileşmiyor. İnsanın üzerine ikinci bir kat deri gibi yapışıyor ve sizinle birlikte yaşamaya başlıyor. Bu bir kişilik özelliği, bu sizsiniz artık… Ve o sizinle birlikte yaşamaya başladıkça siz uzaklaşıyorsunuz yaşamdan…

Continue reading

Içimden Geçenler…

Çok canım acıyor. Ama zamanla geçeceğini biliyorum. Acı zamanla azalıyor, hafifliyor. Geçiyor bu boğulma hissi. Bu yürek burulmaları, bu sancılar, bitiyor bu gözyaşları. Otuzdört yaşında, üniversite mezunu, beyaz yakalı bir insanın çok uluslu bir şirketin ofisinde, son teknoloji ama yasaklı bilgisayarının başında hıçkırarak ağlaması doğru değil, kabul görmüyor, yadırganıyor bu davranışlar.

Continue reading

Içinizdeki Umutsuzluğum Ben

Yine yağmurlu bir İstanbul akşamı. Yağmura ve bu kente aşık mıyım yoksa tutsak mıyım, ya da aslında her ikisi de aynı anlama mı geliyor, bilmiyorum. Ve her ne kadar soru işaretli ve bilmiyorum‘lu cümleler kurmaktan hoşlanmadığımı söylesem de, her ikisine de tutsağım aslında. Ya da aşık ? Kimbilir ?… Ancak yağmurlu İstanbul akşamlarında yazmak, benim için bir geleneğe dönüştü artık…

Continue reading

Bir Sigara Içimlik Öykü

Islak bir hüzün yağıyor şehre. Böyle havaları sevmiyorum. Nasıl havaları seviyorum peki ? Bilmiyorum. Bildiğim birşey var mı ? Sanırım var. Çıkışsız bir yaşamız var benim. Ve penceresiz. Ve yağmursuz…
Yağmuru sevmiyorum ama yalnızken hoşuma gidiyor altında yürümek.
Yalnızlık büyütür ama sonra çürütür diyor şarkı. Sözcükler sigara dumanına karışıyor, yüreğimi boğmak istiyorum, olmuyor. Bu sevda neden yüreğime sığmıyor benim ? Sevdanın büyüklüğünden mi yoksa yüreğimin küçüklüğünden mi ? Bilmiyorum. Ama bir yerlerde bir terslik olduğu kesin.
Seni çok seviyorum ama sen yoksun. Ya da aslında varsın ama yoksun işte. Milimetrelerse ayıran insanı… Dayanılmaz…

Continue reading

Düşenlere…

Ne zaman biter bu gözyaşları, bu acı ne zaman diner, nerde başlar sevgi ? Daha ne kadar seyretmek zorundayım gözlerinde kahreden bir hüzünle yalnızlığa direnen sokak kedilerini ? Hala denizde martı ölüleri. Hala tarifsiz bir keder bu acımasız şehrin yorgun insanlarının yüzlerinde ve yine de hala bitmemiş, tükenmemiş umut… Hala acıya gülebiliyor, hala birşeylerin savaşını verebiliyor insanlar. Bense yalnızca hüzünler paylaşıyorum yıldızsız gecelerle…

Continue reading

Nereye Kadar ?

Düşüncelerimde yüzlerce soru işareti, gözlerim tavana çakılı… Ağır bir sigara dumanının yılların çelişkisini örttüğü – ya da öyle sandığımız – bir odada zaman zaman çalan telefonun bozduğu derin sessizlik, garip bir sonsuzluk duygusu…
Yalnızlığın ve hüznün betimlenmesi ; cama vuran yağmur, boş sokaklar, ürkütücü bir sessizlikte ara sıra bir coşku belli belirsiz…
Kimbilir kaçıncı kez yinelenen sorular, o kaçıp gitme isteğinin dayanılmaz dürtüsü yeniden. Bir garip boşluğun tam ortasında, yılların ağır yükü üzerimizde. Sözcükler öylesine anlamsız, kavramlar öylesine değersiz ve biz öylesine yalnızız ki bu acımasız devranda…

Continue reading

Cam Kırıkları

Paramparça olmuş cam kırığı yaşantılarımızın tek olumlu yönü olan çocuksu mutluluklarımızı da mı kaybetmeye başladık, yoksa gündelik hayatın her gün daha da sıradanlaşan sözcükleri ve herbiri bizi aşan onca acının arasında eski, basit, anlık neşelerimize hiç mi zaman ayıramıyoruz artık ?
Bugün 1 Nisan, kimseye şaka yapmadım…

Continue reading