Category Archives: Sevdaya ve Hayata Dair

Cumhuriyet’in Divası’nın Ardından…

Muzeyyen SenarMüzeyyen Senar bugün, 97 yaşında aramızdan ayrıldı. Dile kolay, asırlık diyebileceğimiz bir ömür. Hani artık her an beklenen ama yine de geldiğinde insanı üzüntüye boğan, kahreden, üzücü haberlerden birini aldık bu sabah. Continue reading

Panda

Bir kitap okudum ve hayatım değişti. Ne kadar da klişe bir pazarlama cümlesi. Oysa gerçekten de öyle olsun istiyorum ben aslında. Bir kitap okuyayım ve hayatım değişsin. Ya da ben değişeyim. Hayatımın değişmesi benim değişebilmeme bağlı çünkü…
Bir kitap okudum dün, 238 sayfa. Bir gecede bitiyor, akıp gidiyor çünkü bir anda. Sarp Mogan mahlasıyla yayımlanmış Beyaz Yalaka isimli bir kitap. Kimin yazdığı belli değil, bir önemi var mı ? Sen, ben, o, hepimiz yazabilirdik aslında. Hepimiz aynı çarkların altında ezilmiyor muyuz sonuçta ? Aynı girdabın içinde sürüklenmiyor muyuz ? Aynı prangalarla bağlı değil miyiz bu kusursuz sisteme ? Continue reading

Bir Küçücük Aslancık Varmış…

Bendeki bu naiflik ilk olarak bir muhabbet kuşuyla kendini belli etmişti aslında…
Yirmili yaşlarımın başındayım. O sıralar ailemle birlikte yaşadığımdan ve kedi ya da köpek gibi yaşam alanını kendisi belirleyen özgür canlılara evimizde izin verilmediğinden, akvaryumda balık, kafeste kuş gibi sınırlarını kendimiz belirlediğimiz alanlara hapsedebildiğimiz canlıları sevmem bekleniyor.
Continue reading

Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada İmiş…

Dokuz yıl önce bu zamanlarda Akmerkez B kulesinin onbirinci katındaki ofise çıkıyorum. Güvenlikler, turnikeler, bir havalar, bir havalar… Asansörün kapısı açılıyor, tam karşımdaki duvarda kocaman bir mavi logo karşılıyor beni. Logonun altında kurabiye sesli Vahit ve pasif agresif şahsiyet Can… (Daha sonra uzunca bir süre bu ikisini birbiriyle karıştıracağım.)

Continue reading

Bir Kıvılcım Düşer Önce, Büyür Yavaş Yavaş…

Yine duygusallaştım biraz bugünlerde, o yüzden onları yazacağım. Otuzaltı yıllık yaşamımın en büyük tutkusunu…
Birçoğunuz bilir, yirmi yıllık bir sevda bu benimkisi. Dört yıl öncesine kadar kalbimin bir köşesinde sessizce beklemiş ve Leon’un hayatıma girmesiyle birlikte vücut bulmuş… Kalbime kor düşürdükleri ilk andan beri sevdalıyım bu şahsına münhasır hayvanlara. Belki de onları kendime çok benzettiğimden, kimbilir. Onyedi yaşında bir genç kız kadar kırılgan, bir katır kadar inatçı, bir koala kadar tembel olabilen ama sevdi mi, ölümüne sadık, coşkulu, neşeli… Hiçbiri diğerine benzemeyecek kadar karmaşık ama öte yandan hepsi birbirinin kopyası olabilecek kadar da basit… Hayat gibi, aşk gibi…
Tüm canlılar özeldir, bütün hayvanlara merhametli bir sevgi beslerim ama Chow Chow’ları diğer köpeklerden ayıran karakterlerinin hakkını teslim etmek gerekir, sahip olmadan anlaşılamayacak bir şey bu. Sokakta rastladıkları zaman ‘Çok tatlııı, ay inanmıyoruuuum, pofidik şeeeey, ayı yavrusuuu, tüyleri ne kadar yumuşaaaak, yüzü ne kadar güzel‘ vs. ifadelerle Leon ve Maya’yı seven insanlara tebessüm ederken, onların görebildiklerinin sadece buzdağının yüzeydeki kısmı olduğunu düşünüyorum. Göremedikleri kısımdaysa tüm karakteriyle ruhlarında yaşamı taşıyor bu hayvanlar çünkü…

Continue reading

The Show Must Go On

The Show Must Go On… Yani Gösteri Devam Etmeli… Tüm sahne sanatçılarının klasikleşmiş mottosudur bu söz. Sabah babası ölse, öğle vakti defnedip, akşam sahneye çıkar tiyatrocu. Çünkü gösteri ne olursa olsun devam etmelidir, ışıklar asla sönmemeli, ihtişam hiç azalmamalı… Herkesi güldüren palyaçolar akşam evinde ağlar, Lüküs Hayat operetinin oyuncuları kirasını ödeyemediği için evinden atılır… Gösteri dünyası buna benzer tezatlarla doludur.  Ama hep aynı kural geçerlidir, gösteri devam etmeli…

Continue reading

Melali anlaMAYAn nesle aşina degilim…

‘Melali anlaMAYAn nesle aşina değiliz’ der Ahmet Haşim. Hüznü ve kederi bilmeyen, anlamayan nesil bize tanıdık değildir anlamına gelir bu sözü. Yeni nesle biraz kızgın bir sitemdir bu.
Bu anagramla başladım çünkü bu kayıp ilanını gördüğüm andan itibaren Maya’nın bana yaşattıkları Haşim’in bu ünlü dizesini getirdi aklıma. Bugünkü nesli görse ne derdi acaba, söyleyecek bir söz bulabilir miydi ?

İlanı gördüğümde ilk olarak ilanı veren kişiden ziyade, ilandaki isim dikkatimi çekti ; Maya… 1 yaşında bir dişi Cavalier. Çok güzel bir hayvan, sevgi dolu gözleriyle gülümsüyor fotoğrafta. Ve 6 saattir kayıp. İnsanın çevresinde hayvanseverler çok olunca böyle haberler de erken ulaşıyor. Ben olayı öğrendiğimde henüz çok yayılmamıştı internette. Bir yumru gelip oturdu boğazıma, gözlerim doldu. Bir şey düşünemiyorum, ışığa tutulmuş tavşan gibi öylece bakıyorum fotoğrafa. Maya…

Continue reading

Olan Var, Olmayan Var…

Bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı fotoğraflarına bakıyorum. Meksika’da, Karayip Sahili’nde ölümsüzleştirilmiş anlar. Yeryüzünde bir cennet olarak tanımlıyor burayı ve gerçekten de öyle görünüyor fotoğraflara bakınca. Onu tanıdığımda İstanbul’daydı, şimdi Barcelona’da yaşıyor. Geçen ay New York’taydı, sanırım önce Las Vegas, ardından Meksika’ya geçti ve bu Güney Amerika turunu tamamlayıp yine Barcelona’ya dönecek şu sıralar. Daha önceki aylarda da Londra, Paris… Her rastladığımda dünyanın başka bir köşesinden selamlar gönderiyor. Herkesi kıskandırdığını söylüyorum, o ise Peru’ya kadar devam edemediği için hayıflanıyor. ‘Tam dayaklıksın.’ diyorum, ‘Olan var, olmayan var…’
Continue reading

Arjantin’den Yükselen Çıglık… Tango

Bu sahneyi görmemiş ya da görüp de unutmuş olan kimse yoktur herhalde. Kadın Kokusu filminde görme engelli bir albay emeklisini canlandıran Al Pacino’nun herkesi büyüleyen dans sahnesi. Albay Frank’in yalnızca pistin boyutlarını sorup, bu bilgiyi aldıktan sonra kendinden son derece emin ve kararlı adımlarla partnerini pistte taşımasını bütün kadınlar nefeslerini tutarak izlediler.
Taşımak diyorum çünkü Al Pacino’nun hepimizi büyüleyen gösterisinin adı Tango ve olanca tutkusu, coşkusu ve asaletiyle 20. yüzyılın başlarında Buenos Aires’in arka sokaklarından çıkıp, bugün tüm dünyaya yayılan ve 2009 yılında UNESCO’nun dünya kültür mirasları listesine aldığı bu dans erkeğin gövde gösterisi ve kadının direnişi aslında…

Continue reading

Durdurun Dünyayı İnecek Var !

Akşam yemeğinin ardından elimde kumanda, televizyon izlerken kendime kahve yapmak için mutfağa yöneliyorum. Bu arada mutfağa elim boş gitmeyeyim diye düşünüp, giderken salondaki birkaç kirli bardağı da alıyorum yanıma. Salondan çıktığımda, holdeki askıda asılı duran mont yığını gözüme batıyor ve salondan aldığım kirli bardakları holdeki sehpanın üzerine bırakıp, montları gardroba asmak üzere alıyorum. Giyinme odasına geçiyorum, gardrobu açıp montları askıya asıyorum. Bu arada montları asarken elimdeki TV kumandasını gardrobun rafına koyuyorum. Montları astıktan sonra gardrobun kapısını örtüp, yatak odasının açık kalan ışığını da kapattıktan sonra birçok iş yapmış olmanın verdiği huzur ve tatmin duyguları içerisinde salona geri dönüyorum.
Koltuğuma yerleşip üzerime battaniyeyi de çektikten sonra kanal değiştirmek üzere kumandayı arıyorum, yok. Koltuğun minderlerinin altına, yemek masasına, sehpaların üzerine, her yere bakıyorum, bulamıyorum. Bu arada kahve içme isteğim tekrar aklıma geliyor ve biraz önce kahve yapmak üzere kalktığım halde neden hala elimde kahve fincanım olmadığını anlayamıyorum.
Hafızamı uyarabilmek için tekrar koltuktan kalkıp mutfağa doğru yürüyorum, bir flashback ümidi içerisindeyim.
Holdeki sehpanın üzerinde kirli bardaklar var. ‘Bunlar burada ne arıyor ?’ diye düşünüp mutfağa götürüyorum. O arada hazır gitmişken mutfak tezgahı üzerindeki bulaşıkları makineye yerleştiriyorum, TV kumandası hala yok ve gitgide uzaklaşıyor belleğimden.
Salona dönüyorum, kumandadan ümidimi keserek bilgisayarı açıyor ve onunla oyalanmaya başlıyorum. Yarın sabah işe gitmek üzere giyinirken televizyon kumandasını gardrobun rafında bulup, neden orada olduğuna anlam veremeyeceğim…

Continue reading

Çünkü Zordur Baba Olmak…

32 yıl sonra bu satırları yazacağını hiç bilmeden salıncağın keyfini çıkaran 3 yaşındaki bu erkek çocuğunun gözlerinde hafif bir endişe sezilse de, çocuk ruhunun bütün heyecanıyla ‘daha hızlı’ diye bağırıyor.
Çünkü salıncağı çok seviyor ama yüksekten korkuyor. Ve ne üstünde oturduğu tahta parçasına, ne o tahta parçasını tutan ve küçük elleriyle korkudan sımsıkı sarıldığı paslı zincirlere, ne de o zincirlerin bağlı olduğu soğuk demirlere değil, sadece ne olursa olsun onu tutacağından emin olduğu babasına güveniyor. Onu görmüyor, sadece biliyor ki orada ve biliyor ki ne zaman ihtiyacı olsa orada olacak hep. ‘Bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin.’ denilen bu dünyada sorgusuz güvenmek böyle bir şey çünkü…

Continue reading

Leon… Benim Koca Kafalı Mucizem…

Hayvanlarla ilgili zihnime kazınmış en eski hatıra 9-10 yaşlarıma denk gelir. Bahçeli bir apartmanda yaşıyorduk o zamanlar. Plaza ve gökdelenlerin henüz adını bile duymadığımız ve yeni inşa edilen apartmanlara toprak bahçeler yerine neden beton otoparklar yapıldığına anlam veremediğimiz yıllardı.
Bahçemizde bir kedi yavrulamıştı ve ben yavrulardan birinin velisi olma arzusundaydım. Bakkaldan aldığım bir kutu içerisinde kedi yavrusunu eve götürürken, arkadaşlarımın ‘Annen izin vermez ki.’ şeklindeki sataşmalarına hiç aldırmadan kendinden emin eve doğru yürümüştüm. (9 yaşında bir erkek çocuğu dünyayı fethedecek kudrete sahip olduğuna inanır.)
Annemin kapıyı açması, ‘O kutuda ne var ?’ diye sorması, akabinde kutunun içine bakmasıyla birlikte ‘Defol’ deyip kapıyı suratıma çarpması sonucunda hayatımın ilk ciddi travmalarından birini de atlatmış oldum. (9 yaşındaki bir erkek çocuğunu dünyayı fethetmekten alıkoyabilecek tek şey içgörüsüz bir annedir.) Continue reading

Bir Akvaryum Balığının Öyküsü

Boğuk bir çığlık duyuyorum kulaklarımda. Karanlık bir gündüz duygusu gibi. Bir akvaryum balığının okyanusu tanıması gibi. Çünkü çok dalgasızdır bir akvaryum, ne kadar büyük olsa da balıkların yürekleri…
Oysa dağlarına yürünecek bir okyanustur onları bekleyen, belki de zamansız bir meltemin getirip önlerine bırakacağı yol ayrımında…
Continue reading

Birileri Birşeyler Konuşuyordu Hep…

Gün yavaş yavaş ağarmaya başlamış, insanlar, herşeye rağmen ayakta, herşeye rağmen umutlu insanlar dondurucu soğua meydan okurcasına dökülmüşlerdi sokaklara. Şubat’ın ortasına gelinmişti ve bir aydır süren bu korkunç soğuk kolay kolay bırakmayacağa benziyordu bu kalabalık şehrin yorgun insanlarının yakasını.
Sanki şehrin bitmeyen pisliğini örtmek istermiş gibi büyük bir inatla yağan karın o gece nelere sahne olacağını hiç bilmeden uyandı ve penceresinden dışarı şöyle bir göz attı çocuk. Kirlenmeden kalmayı başarabilen tek şeyin kar taneleri olduğunu düşündü bir an… Bir de sevgi vardı… Peki ama o neden hiç bulamamıştı sevgiyi ?
Herneyse, bunları düşünmenin hiç de sırası değildi şimdi. ‘Sen sus’ dedi içindeki kötü çocuğa, bugün benimle birlikte gelmiyorsun. ‘İyi yaptım’ dedi sonra içindeki iyi çocuk sesiyle. Böyle bir günde onu yanıma alamazdım herhalde… Hem bugüne dek sahip olduğu birçok şeyi onun yüzünden kaybetmemiş miydi ? Bu günü de mahvetmesine göz yumamazdı. Onu evde bırakmakla çok iyi yapıyorum diye düşündü tekrar. Bugün çok güzel bir gün olacak…

Continue reading

Bir Sokak Kedisine…

Sözcükler öylesine zor biraraya geliyorlar ki böyle zamanlarda, oysa nasıl da dost görünürlerdi önceleri.
Zaman, seni benden her dakika biraz daha uzaklaştıran zaman, akıp geçiyor yine pervasızca. Yüzlerce soru işareti geçiyor gözlerimin önünden, ağlıyorum… Bir büyük şehrin birbirine yabancı insanlarının arasında bir sokak kedisi kadar yalnızım. Ansızın küçük bir kuş havalanıyor penceremin önünden, umutsuz devinimlerle kanatlarını çırparak gökyüzüne. Olanca gerçekliğiyle hüzün beliriyor sokak kedilerinin gözlerinde, sen yoksun artık…

Continue reading