Tag Archives: Cam Kırıkları

Güvendiğim Dağlara Kar Yağdı, Gönlümün Efendisi Yarınlara Kaldı…

“Bu alçak pusuyu kuran şerefsiz hainlerin aşağılık saldırısını lanetle kınıyoruz. Yaptıkları yanlarına kalmayacak, misliyle karşılık vereceğiz, ölenlere rahmet, kalanlara sabır, yaralılara şifa niyaz ederiz, süpaneke dinimiz amin.”

Son dönemde en çok duyduğumuz sözcükleri bir cümlede toparlamaya çalışınca ortaya böyle bir lanet kakafonisi çıkıyor….
Devlet erkinin en başarılı olduğu konu kınama ve lanetleme. Bunun ötesinde güvenlik, istihbarat, adalet gibi konularda muhtelif dış mihraklara muhtacız milletçe. Continue reading

Beddua

Can DundarBu fotoğrafa iyi bakın, çünkü siz bu adamı içeri attınız. Üç aylık esaretin ardından, parmaklıklar arasından çıkar çıkmaz köpeğine sarılan, saçları beyazlamış bu adamı demir parmaklıklar ardına tıktınız siz. Karanlığınız devam etsin diye. Sarıldığınız tek şey para balyalarınız, inşaat demirleriniz, betonlarınız, arabalarınız, evleriniz, altınlarınız olduğu için, köpeğine sımsıkı sarılan bu adamı beton duvarlar ardına yolladınız. Ne kokmuş karanlığınız varmış, lanet olsun ! Continue reading

Ne Kadar Değişmemişsin Türkiye…

Uzun zamandır bu blogda kendi çapında birşeyler karalayan bir insan evladı olarak bundan 1,5 yıl önce, Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra yazdığım Seçim ve Ötesi başlıklı yazımın bu kadar beğenilmesini açıkçası beklemiyordum. Yazıya olan ilgi birkaç gün içinde çığ gibi büyümüş, bir hafta sonunda yüzbinlerce kişi tarafından okunup, onbinlerce kişi tarafından sosyal medyada paylaşılmış, akabinde bir dergide de yayınlanmıştı.
Bir anda küçük çaplı bir fenomene dönüşmemin ardından, benim açımdan, hem internetin ne kadar güçlü bir araç olduğunu, hem de insanların karşıt fikirlere karşı ne kadar tahammülsüz ve ne kadar kutuplaşmış olduğunu gözlemlediğim bir tecrübe olmuştu o yazı.

O günden beri 1,5 yıl ve 3 seçim daha geçirdik. Bugün tarihin aynı şekilde tekerrür etmesinin ardından bir kez daha benzer şeyleri yazmak açıkçası içimden gelmemişti benim.
Ancak eski yazımın tekrar gündeme yerleştiğini birkaç farklı kişiden duyduktan sonra siteye baktığımda, yalnızca bugün içinde yazının 50,000 kişi tarafından okunmasını karmaşık duygularla karşıladım. Yazdığım bir yazının bir kez daha geniş bir kesim tarafından ilgi görmüş olmasına sevineyim mi, yoksa 1,5 yıldır ülkede hiç bir şeyin değişmemiş olmasına üzüleyim mi, bilemedim. Continue reading

Hiddetli Çaresizlik

PulitzersDünyada çok fazla kötülük var. Çok fazla kötülük var memlekette. Benim ya da ortalama bir başka insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla. Eskiden de bu kadar çok muydu, yoksa yıllar geçtikçe mi arttı, ya da biz mi yaşımız ilerledikçe daha çok duyar hale geldik, bilmiyorum.
Belki eskiden de sokaklara atılıyordu hayvanlar, çocuklara tecavüz ediliyordu, gazeteciler öldürülüyordu.
Belki eskiden de…
Kötülük…
Belki hep vardı, belki hep bu kadar çok… Continue reading

Fıtrat Falan Filan…

SomaMemlekette bir günde 300 kişi öldü. Resmi olarak ilan edilen dışında – o da artık ne demekse – ortada yas falan yok. Herkes delirmenin eşiğinde. Ölüsüne ağlayan insanlara polis biber gazı sıkıyor, başbakan linç edilmekten zor kurtularak sığındığı bir markette, her saniye yanında taşıdığı ordusuna duyduğu sonsuz güven ve halkına duyduğu sonsuz nefretle vatandaşı yumrukluyor. Artık ülkece çok farklı bir faza geçmiş olduğumuzun farkında mısınız ?…
Yıllardır halkın apolitik olmasından yakınan tüm aydınlarımız ve bizler artık sevinçten her yerimize kına yakabiliriz. Yediden yetmişe politize bir ulus olduk çok şükür. Dünya üzerinde, sokaktaki her vatandaşının istisnasız olarak her gün ‘politika’ sözcüğünü cümle içinde kullandığı başka bir millet olduğunu sanmıyorum. Continue reading

Acemi Elitist’in Seyahat Rehberi

Madem ki metropol insanının modern şehir rehberi diyorum bu siteye, sana biraz tavsiye vereyim ey büyükşehirli dostum.
Akıntıya karşı durma arkadaşım, düzene uy. Gerçekten farklı olmak, akıntıya karşı yüzmek, hayallerinin peşinden gitmeye çalışmak seni bir yere ulaştırmaz çünkü, yalnızca yorar ve yıpratır. Oysa kalabalığa ayak uydururken farklı görünmek sana çok şey kazandırır, unutma bunu.
Düzene uymak dünyanın her yerinde kazandırır sana, ama sadece bizim ülkemizde, sadece riyakarlığın en büyük değerlerden biri olduğu bu topraklarda farklı görünmek sana ekstra prim de kazandırır. Akıllı ol… Continue reading

Seçim ve Ötesi

Evet, bir seçimi daha atlattık ve bir kez daha Beyaz Türkler olarak hüsran, hayal kırıklığı ve ardından nefrete dönüşen duygu durumlarına sevk ettik kendimizi.
38 yaşında bir İstanbul’lu olarak hayatımda ilk kez gönüllü gözlemci olduğum bir seçimin ardından sizlerle gözlemlerimi ve çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum.

ŞAŞKINLIK : Bunca yolsuzluk, tapeler, yasaklar, polis şiddeti, ölümler ve rezilliklerden sonra bu millet hala nasıl AKP’ye oy veriyor ?
Sonuçları öğrendiğimiz zaman hepimizin akıllı telefonlarımıza sarılıp, VPN üzerinden bağlandığımız sosyal medya mecralarında birbirimize sorduğumuz ilk soru buydu ve aslında cevabı da olayın kendi içinde saklıydı. Bu soruyu birbirimize soruyorduk. Kendi balonumuz içinden dışarıdaki devasa şehri ve ülkeyi göremiyorduk.
Şöyle bir paylaşıma rastladım Facebook üzerinde : ‘CHP Kadıköy’de %76, Beşiktaş’ta %72, Bakırköy’de %65 aldı. Anlayamıyorum, Büyükşehir’i nasıl oluyor da AKP kazanabiliyor ? Kesinlikle hile yapıldı, başka hiçbir açıklaması yok.’
Bunu yazan arkadaş çıkan sonuca anlam veremiyordu, haklıydı da. Çünkü İstanbul’u Nişantaşı, Bağdat Caddesi ve Bakırköy Özgürlük Meydanı’ndan ibaret sanıyordu. Şehrin ağırlıklı nüfusunun yaşadığı Bağcılar, Bahçelievler, Fatih, Gaziosmanpaşa, Pendik, Sultangazi, Sultanbeyli ve Ümraniye gibi ilçelerin içinden ona tanıdık gelen tek isim Ümraniye’ydi, çünkü orada IKEA vardı.
Arnavutköy denildiğinde aklına sadece Kuruçeşme – Bebek arasında kalan boğaz semti gelen İstanbul’lu CHP seçmeni sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Continue reading

Oy ver ! Lütfen…

HamakBirçoğumuzun iltica edecek ülke aradığı bu günlerde aynı soruyu kendime sürekli sorup duruyorum. Her seferinde de cevabım farklı oluyor, bir türlü karar veremiyorum.
İçinde bulunduğumuz şartlardan sıyrılıp bambaşka bir coğrafyada yaşama imkanımız olsa gerçekten sonsuz ve kalıcı mutluluğa erişebilir miyiz ? Veya bir başka deyişle, şu anda bizim en çok hayalini kurduğumuz yerde (Miami sahili, Karayipler, Maldiv adaları, İsviçre’de bir dağ evi, kısaca sizin için yeryüzü cenneti neresiyse orası) yaşayan insanların hiçbir derdi yok mu gerçekten ? Sürekli gülümseyerek sallanıyorlar mı hamakta ?

Sanmıyorum…
İnsanoğlu kendi içinde sürekli değişen, dinamik dengeleri olan bir varlık. Bir hayli de bencil ve egosantrik. Bu nedenle herhangi bir kimseyi en çok bulunmak istediği yere alıp yerleştirseniz de, bir süre sonra mutsuz olacağı birşeyler bulacaktır. Bulamazsa da uyduracaktır ki, bu sanırım en zararlı durum. Çünkü gerçek bir sorununuz olduğunda onunla savaşacak ve yenecek cesaret ve motivasyonu da oluşturuyorsunuz içinizde. Ama sorunu kendiniz uydurduysanız, ya da yaygın bir deyişle rahat kıçınıza battıysa, o zaman kendi uydurduğunuz bu sorunun çözümü de pek kolay gelmiyor, kronik depresyona doğru akıyor hayat.
Bu nedenle diyorum ki kendime; Uganda’ya, Kanada’ya veya bilmem nereye kaçmayı planlamanın alemi yok. Nasılsa orada da mutsuz olacak birşeyler bulacaksın. İyisi mi kır dizini, dön cepheye yüzünü ve savaşmaya devam et. En azından burada gerçek bir sorunla uğraşıyorsun… Bu birinci cevabım. Continue reading

Panda

Bir kitap okudum ve hayatım değişti. Ne kadar da klişe bir pazarlama cümlesi. Oysa gerçekten de öyle olsun istiyorum ben aslında. Bir kitap okuyayım ve hayatım değişsin. Ya da ben değişeyim. Hayatımın değişmesi benim değişebilmeme bağlı çünkü…
Bir kitap okudum dün, 238 sayfa. Bir gecede bitiyor, akıp gidiyor çünkü bir anda. Sarp Mogan mahlasıyla yayımlanmış Beyaz Yalaka isimli bir kitap. Kimin yazdığı belli değil, bir önemi var mı ? Sen, ben, o, hepimiz yazabilirdik aslında. Hepimiz aynı çarkların altında ezilmiyor muyuz sonuçta ? Aynı girdabın içinde sürüklenmiyor muyuz ? Aynı prangalarla bağlı değil miyiz bu kusursuz sisteme ? Continue reading

Cehennemin Dibine Gömsünler Sizi…

Buradayiz AhparigBahar mezarına gömsünler sizi, yaz mezarına gömsünler sizi…
Dilimde bu dizelerle hıçkırarak ağlıyorum son bir saattir. Aynı şarkının kaçıncı tekrarını dinlediğimi bilmiyorum artık…
Oysa sinirlerimi hiç bozmayacaktım ben bugün. Bahçemle ilgilenecektim, toprağa dokunacaktım, bahçemizdeki direnen dikondraların arasındaki ayrık otlarını ayıklayacaktım. Hani haftanın beş günü boyunca beton yığınları, bilgisayar ekranları, telefonlar, mesajlar, e-postalar ve trafiğin içinde yaşadığımız azabın detoksuymuşcasına toprağa değecekti ya ellerim…
Velakin izin vermiyor memleket bir gün bile nefes almaya. Continue reading

Bugün Benim Doğumgünüm…

TaksimBugün benim doğumgünüm… Ve artık kırklı yaşlarının eşiğinde bir adam olarak, hayat her geçen yıl biraz daha demleniyor sanki. Hani yeri geldiğinde ayakkabı kutularını bile kanıksarken, yüzgecine taş bağlanarak öldürülen Caretta’ya hala için için ağlamak gibi… Hani bir yandan süslerken evdeki yılbaşı ağacını ve izlerken televizyonda TOMA’ların üstünde patlayan havai fişekleri, ‘Sık bakalım..’ diye bağıran gençlerin arasında olmayı istemek gibi…

Hayat öyle veya böyle akıp gidiyor çünkü. Ve adına Ortadoğu denilen öyle bir gayya kuyusunda yaşıyoruz ki biz, aldığımız her nefes; yaşadığımız ve bir daha geri gelmeyecek o anın tadını çıkarmakla, bitmek bilmeyen bir isyana ortak olmak arasında sürekli değişen bir tercih bizim için. Bazen bu tercihler o kadar hızlı değişebiliyor ki, taze demlenmiş bir çaydan aldığın ilk yudumun hemen ardından az ötende patlayan bir gaz bombasıyla ayağa fırlayıp, okkalı bir küfür patlattıktan sonra kendini atabiliyorsun sokaklara. Dünyada bu tür bir yaşam biçimini kanıksamış, ya da kanıksamak zorunda kalmış milletler var, bir de bize hiç benzemeyen halklar. Hani insanlarının en büyük derdi iphone’un yeni sürümünün ne zaman satışa çıkacağı veya Noel’de hangi kostümü giyeceği gibi gündemleri olan, bizim coşkulu eğlencelerini gıptayla izlediğimiz ama yine de kendi lirik acılarımıza tercih etmediğimiz ülkeler bunlar… Continue reading

Gezi Bağları’nda dolanıyorum…

DirenisBu görüntü Gezi Parkı direniş hareketlerinin simgesi olarak belleklerimize kazındı ama her şey gerçekten de birkaç ağaçla başladı aslında ve o ağaçları korumak isteyen bir avuç temiz yüzlü çiçek çocukla… Continue reading

Gergedanların Çığlıkları

GergedanHani bazen kocaman bir sarmala dönüşür ya hayat, işte tam da öyle bir andayım. Kendi sağlığım için kilo vermem, hane sağlığım için bahçeli bir ev bulmam, felçli köpeğimin sürünen bir problemden, en azından bir köpek kimliğine geri dönüşebilmesi için bir şeyler yapmam ve bütün bunları yapacak parayı kazanabilmem için de şu anda karşımda olanca asık suratıyla oturan yabancıya tahammül etmem gerekiyor.
Ve tabi bir de bütün bunları yaparken ‘iyi’ olmalı, veya olamıyorsam bile en azından öyle görünmeliyim. Göründüğüm gibi olamasam bile, en azından olduğum gibi görünmemeliyim. Çünkü en basitinden, sevgili ailem başta olmak üzere bu blogun bile onlarca takipçisi var ve şu anda bu satırları okumak onları derin bir endişeye sevk ediyor. ‘İyi misin ?‘ diye soruyorlar hemen kaygıyla.
Bu sabahki halimi görünce ‘İyi görünmüyorsun, seni merak ettim.’ diyen bir arkadaşıma ‘İyi olmadığımdan öyle görünüyorumdur.’ cevabını vermem hoş olmadı örneğin. Onun kaygısını daha da arttırdı bu durum.
Çünkü iyi olmak bir gereklilik, kötü olmak endişe sebebi.

Oysa ben kendimi toprağa gömüp bir çiçek olmak istiyorum tam da şu anda. En azından dikkatsiz birinin üzerime basma ya da o yazın çok kurak geçmesi sonucu susuz kalma tehlikesinden başka bir şey düşünmem gerekmediği bir boyutta olabilmek…
Kendimi yorgun hissediyorum ve sanırım hayat insanı genelde yoruyor. Yani eskiden de yorardı aslında ama galiba büyüdükçe daha çok yoruyor. Ve zaman geçtikçe tahammül ettiğimiz şeylerin sayısı sevdiklerimizi kat kat aşıyor gibi geliyor bana nedense. Belki de bu tahammül duvarlarını kendimiz örüyoruzdur çevremize, bilmiyorum. Ama öyleyse bile bunu nasıl yaptığımı ve nasıl yapmayabileceğimi de bilmiyorum. Böyle olunca da zaten dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor insan. Daha çok para kazanmak uğruna ruh sağlığımızı bozuncaya kadar çalışıp, sonra bozulan sağlığımızı düzeltmesi için psikiyatristlere ve ilaçlara çuvalla paralar ödemek ne kadar da anlamlı. Yumurta tavuk ikilemi gibi. Sarmaldan bir türlü çıkamıyor insan. Ve bir süre sonra sarmalın kendisine dönüşüyor.

Sonra ben bir gece vakti evimde, televizyon karşısında, dişlerini sökmek için öldürülen gergedanlara çığlık çığlığa ağlarken buluyorum kendimi. Hani, gergedanları sevmediğimden değil elbette ama sanki çığlıklarını bu kadar duymasam daha iyi olacak gibi. Bu kadar duymak yoruyor çünkü. İşte sonra da bir gergedandan, eski bir şarkıdan, kırılan bir vazodan dışarı taşıveriyor insanın ‘iyi’ görünmek adına içine gömdüğü hüznü…
Hava kurşun gibi ağır ve tüm kulaklar sağırken, biraz kulağımın üzerine yatabilmek istiyorum, gergedanların çığlıkları hiç kesilmiyor…..

ÖZGÜR KÜÇÜK
ozgurkucuk76@gmail.com

Mustafa Kemal’in Askeri Değilim !

Ataturk Canakkale SavasindaBugünlerde yine sıkça duymaya başladık bu sözü : ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz !’ Bravo, aferin size. Peki ama ne yapıyorsunuz Mustafa Kemal’in askerleri olarak ? Çanakkale Savaşı’ndakiler gibi dut kurusu ve süpürge tohumu yiyip, bununla övünmüyorsunuz herhalde. Ne yapıyorsunuz ? Cevap yok. Ama Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Çok güzel…

Geçen gün Sanatçılar Girişimi’nin düzenlediği bir panelde konuşan Levent Kırca’nın, aynı geceye davetli olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi konuşma sırasını öne aldırmasına tepki olarak söylediği ‘Kemal Bey’in işi varmış, o yüzden sırasını öne aldırmış. Benim de işim var belki. Bir karı buldum, düzücem. Benim de işim var.’ sözlerine tepkiler yağdı. Vay efendim, ne kadar seksist bir söylemmiş de, sarhoş taklidiyle meşhur olan Levent Kırca’nın normal hali ondan betermiş de, falan filan.
O cümleye nasıl gelmiş diye merak edip konuşmayı dinledikten sonra kan beynime sıçradı. Çünkü bana sorarsanız Kırca’nın o sözüne çok da takılmaya gerek yok. Densizlik etmiş, yaşlanınca bunamış, ya da zaten hep küfürlü konuşurdu deyip geçilebilir. Bence asıl önemli olan konuşmasının genelindeki içerik ve hitap biçimi.
Levent Kırca tüm konuşması boyunca, meydanlarda seçim konuşması yapan bir politikacı hararetiyle bağıra çağıra ve ellerini, kollarını sürekli sallayarak bir şeyler anlatıyor. Yalnız ilginç olan şu ki, benim izlediğim 4 dakikalık bölümde anlattığı hiçbir şey yok. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz !’ , ‘Cumhuriyet’e sahip çıkacağız !’ , ‘Göğsümüz tunç siperi’ gibi, bu minvalde bir şeyler söyleyip duruyor ve dinleyenler de buna karşılık olarak ‘Hükümet istifa !’ sloganları atıyorlar.
Aynı partinin 10 yıldır her seçimde oylarını arttırarak iktidar olmasının nedenini hala merak eden varsa, herhalde artık merak etmiyordur… Continue reading

Bir Küçücük Aslancık Varmış…

Bendeki bu naiflik ilk olarak bir muhabbet kuşuyla kendini belli etmişti aslında…
Yirmili yaşlarımın başındayım. O sıralar ailemle birlikte yaşadığımdan ve kedi ya da köpek gibi yaşam alanını kendisi belirleyen özgür canlılara evimizde izin verilmediğinden, akvaryumda balık, kafeste kuş gibi sınırlarını kendimiz belirlediğimiz alanlara hapsedebildiğimiz canlıları sevmem bekleniyor.
Continue reading

Bir Kıvılcım Düşer Önce, Büyür Yavaş Yavaş…

Yine duygusallaştım biraz bugünlerde, o yüzden onları yazacağım. Otuzaltı yıllık yaşamımın en büyük tutkusunu…
Birçoğunuz bilir, yirmi yıllık bir sevda bu benimkisi. Dört yıl öncesine kadar kalbimin bir köşesinde sessizce beklemiş ve Leon’un hayatıma girmesiyle birlikte vücut bulmuş… Kalbime kor düşürdükleri ilk andan beri sevdalıyım bu şahsına münhasır hayvanlara. Belki de onları kendime çok benzettiğimden, kimbilir. Onyedi yaşında bir genç kız kadar kırılgan, bir katır kadar inatçı, bir koala kadar tembel olabilen ama sevdi mi, ölümüne sadık, coşkulu, neşeli… Hiçbiri diğerine benzemeyecek kadar karmaşık ama öte yandan hepsi birbirinin kopyası olabilecek kadar da basit… Hayat gibi, aşk gibi…
Tüm canlılar özeldir, bütün hayvanlara merhametli bir sevgi beslerim ama Chow Chow’ları diğer köpeklerden ayıran karakterlerinin hakkını teslim etmek gerekir, sahip olmadan anlaşılamayacak bir şey bu. Sokakta rastladıkları zaman ‘Çok tatlııı, ay inanmıyoruuuum, pofidik şeeeey, ayı yavrusuuu, tüyleri ne kadar yumuşaaaak, yüzü ne kadar güzel‘ vs. ifadelerle Leon ve Maya’yı seven insanlara tebessüm ederken, onların görebildiklerinin sadece buzdağının yüzeydeki kısmı olduğunu düşünüyorum. Göremedikleri kısımdaysa tüm karakteriyle ruhlarında yaşamı taşıyor bu hayvanlar çünkü…

Continue reading